'Fütûhât bütün tasavvufu temsil eder'

Doğu ve Batı düşüncesinde derin izler bırakan İbnü'l-Arabî (1164-1240), tasavvuf geleneğinin en çok tartışılan isimlerinden. Yazdığı eserlerdeki derin ve ince konular, yaşadığı dönemde ve dahi günümüzde çokça eleştirilmiş, eleştiriliyor. Buna karşılık, tasavvufa olan ilginin artmasıyla birlikte İbnü'l-Arabî kitapları da büyük bir alâkayla okunuyor, çeşitli dillere tercüme ediliyor, yeniden basılıyor. İbnü'l-Arabî'nin şaheseri denilebilecek Fütûhât-ı Mekkiyye'nin ilk kez tam metin olarak Türkçeye çevrilmesi de bu çalışmalardan biri. İlk dört cildi yayınlanan eserin çevirisi, Fususu'l Hikem'i de Ahmed Avni Konuk'tan sonra ilk kez şerheden Yard. Doç. Ekrem Demirli'ye ait. Demirli, bütün tasavvufu tek bir kitapta görmek istesek, bunun Fütûhât-ı Mekkiyye ile mümkün olabileceğini söylüyor. 2006 Türkiye Yazarlar Birliği 'Yılın Çeviri Ödülü'nü alan Demirli ile, tasavvuf geleneğinde İbnü'l-Arabî'yi, onun eserlerini, Türkiye ve dünyadaki etkisini konuştuk.

Tasavvuf geleneğinde İbnü'l-Arabî ve eserlerinin yeri nedir?

İbnü'l-Arabî, tasavvufun kemal devresini temsil eder. Olgunluk dönemi tasavvufu, ilk dönemdeki tasavvufu ileri bir düzeye taşımıştır. Öte yandan, bütün İslam düşünce disiplinlerinin konularını da ele almıştır. Bu özelliğiyle sufi olan veya olmayan herkesi ilgilendiren bir entelektüel harekete dönüşmüştür. İbnü'l-Arabî sonrası tasavvuf bu olgunluk dönemine eklemlenen bir süreçtir. Dolayısıyla başta Fütûhât-ı Mekkiyye, Fususu'l-Hikem, Tedbirat-ı İlahiye gibi kitaplar, tasavvufun en yüksek ve kapsamlı kitaplarıdır.

Osmanlı döneminde bu eserlere ve İbnü'l-Arabî'ye ilgi nasıldı?

İbnü'l-Arabî'nin bütün eserlerinin Osmanlı düşünürleri tarafından okunduğunu biliyoruz. Fususu'l-Hikem üzerinde yazılan pek çok şerh İbnü'l-Arabî'ye olan ilginin bir göstergesi sayılabilir. Osmanlı düşüncesinde etkin olmuş belli başlı düşünürlerin önemli bir kısmı, bu gelenek içerisinde yetişmiş kişilerdir. Meselenin başka bir boyutu da İbnü'l-Arabî'nin ismi zikredilmese bile düşüncelerinin yaygınlığıdır. Halk tasavvufunun kaynakları, büyük ölçüde İbnü'l-Arabî'de gördüğümüz düşüncelerin yansımasıdır. Her sufi, şair ve düşünür bir şekilde İbnü'l-Arabî'yle ilgilidir. Kanaatimce, bütün tasavvufu tek bir kitapta görmek istesek, bu kitap ancak Fütûhât-ı Mekkiyye olabilirdi.

Osmanlı'daki şerh geleneğinden bahseder misiniz?

İbnü'l-Arabî ve Sadreddin Konevî zirve dönemini temsil ettiğine göre, kendilerinden sonra bir şerh geleneğinin ortaya çıkacağı aşikârdır. Nitekim öyle de olmuştur. Günümüzde de İbnü'l-Arabî üzerinde bazı çalışmalar yapılmaya başlandı. Son olarak, kendi çalışmamız uzun zamandır ara verilmiş bir geleneğe mütevazı bir katkı sayılabilir.

Konevî, Abdülgani Nablusî, Ebu'l-Alâ Afifî tercümeleri derken, şimdi İbnü'l- Arabî'nin eserlerini çeviriyorsunuz; sizi bu çalışmalara iten neydi?

'Hikmet sevgisi' diye kısa bir cevap vermek yeterlidir sanırım. Bu çalışmaların kendi içinde bir sistematiğe sahip olduğuna dikkat çekmeliyim. Fususu'l-Hikem şerhi projenin yeni bir aşamasıydı. Onu benzer çalışmalar takip edecek.

Fütûhât-ı Mekkiyye 37 ciltten oluşuyor, bu çeviriyi tamamlamak zor olmayacak mı?

İbnü'l-Arabî, cesareti teşvik eden bir düşünür. İşleri abartarak tembelliğe prim vermememiz gerekir. Allah'tan bir sağlık sorunu gelmezse -bu noktada herkesin duasını istirham ederim- bence tereddüde mahal yok!

Çevirilerin, İbnü'l-Arabî'nin anlaşılmasına katkısı ne olacak?

Bir bilginin ulaşılabilir olması gerekir. Benim çalışmalarımın öncelikli hedefi, Arapça'yı bu kitapların önündeki bir sorun olmaktan çıkarmaktır. Bu kitapların tercümesi, mesnetsiz düşüncelerin yerini sağlıklı kanaatlere bırakmasına katkı sağlar. Bilhassa Fütûhât, İbnü'l-Arabî ve tasavvufla ilgili kanaatlerimizi yeni baştan inşa edecektir.

Mevlânâ'ya Batı'daki ilgi gün geçtikçe artarken, şimdi ise İbnü'l-Arabî ciddi bir teveccüh görüyor...

Nehir yatağını buluyor demek isterdim; ancak şimdilik iyimser olmak için yeterli nedene sahip olduğumuzu düşünmüyorum. İbnü'l-Arabî çapındaki bir düşünür, sanatı, edebiyatı, şiiri, sineması, romanı vs. ile bütün kültür hayatında etkin bir yer edindiğinde gereken ilgiyi görmüş sayılabilir.

İbnü'l-Arabî ve Mevlânâ'nın sadece mistik yönleri ile ele alınarak Türkiye'de ve dünyada adeta 'İslamsız bir tasavvuf' anlayışı oluşturuluyor. Bu konudaki düşünceniz nedir?

İbnü'l-Arabî'nin kitapları okunursa, böyle bir sorun yaşanmaz. Ancak bir düşünce var da İbnü'l-Arabî buna alet edilmek istenirse, o zaman mesele entelektüel değil, ahlaki bir soruna dönüşür. İbnü'l-Arabî veya Mevlânâ, bence kimsenin kendilerini dönüştürmesine imkan vermeyecek kadar tutarlı, sistematik ve bir anlam dünyasına bağlı düşünürlerdir. İbnü'l-Arabî'yi kendi ortamından ve kendinden kopartırsanız, artık adı İbnü'l-Arabî olmaz.

'Ehil olmayanlar, İbnü'l-Arabî'yi okumasın'

"Hâlimize âşinâ olmayanlar, eserlerimizi okumasın, der Şeyh-i Ekber. Ve ardından, 'Ayrıştır kapalı sözünü, anlayış gücüyle. Ve sonra aktar isteyene / Seni saran bu rahmeti engelleme, yay onu herkese' diye buyurur. Birisi hakkında konuşmak, ona ilgi duymak başkadır, onu okumak başkadır. Türkiye'de bunun karıştırıldığı kanaatindeyim. İbnü'l-Arabî'yi okumak emek isteyen bir iştir."

Yorumlar