Zamanın yüz bekçisi bir arada

Şehirlerin en tanıdık, en kucaklanası, en kibirsizleridir. Uzun gölgelerinin eşiğinde heyecanlı buluşmalar olur. Yönler onlara göre söylenir, tarifler onlardan yardım alır. Kentin bilgisi biraz da onlarda saklıdır. Buna karşılık hepsi de kendi öyküsünü sessizce tıklatır. Vakti gelince de anlatır.

İstanbul'da, Siirt'te, Ankara'da, Erzurum'da, Diyarbakır'da Antalya'da, Amasya'da, Hatay'da, Yozgat'ta, Trabzon'da... Sözünü ettiğimiz, Türkiye'nin dört bir yanında tik taklarının kışkırtıcı davetine hayır diyemediğimiz saat kuleleri. Kimi ahşap köşklü, kimi balkonlu, kimi türlü türlü taştan bezemeli kentin kimliğine dokunmuş eşsiz kuleler. Pek çoğu için dönemin şairleri beyitler yazmış, tarih düşürmüş. Öyle ki Adana'daki Büyük Saat için dönemin şairlerinden Fani Efendi bakın ne diyor: "Bu muazzamn eserdir ki, misli yok, naziri yok/ Zahiren saat çalar, manen hükümet seslenir/ Ol cenabı Abidin'e eyler dua; / Çünkü andan ruz-u şeb vakt-i ibadet seslenir."


Türkiye'nin kent meydanlarında yükselen saat kuleleri bir kitaba girdi. Meltem Cansever'in Türkiye'nin Kültür Mirası 100 Saat Kulesi (NTV Yayınları) adıyla hazırladığı eser, ülkemizdeki saat kulelerinin hikâyesini anlatıyor. Saat kulelerinin davetkâr edasına, sesine kendini kaptırmış Cansever, kulelerin tek tek fotoğraflarının yer aldığı kitapta, efsaneleriyle, kulaktan kulağa anlatılan hikâyeleriyle okuru bu eşsiz dünyaya çağırıyor. Cansever, hazırladığı kitabın amacını ise şöyle anlatıyor: "Öncelikle tarihî saat kulelerinin eşsiz mimarî ve kültürel değerlerini hatırlamak üzere ülke çapında gezintiye çıkmak, bu olağanüstü yapıların birkaç istisna dışında acınası hallerine dikkat çekmek ve çağdaş saat kulelerinin izini sürmek."

II. Abdülhamid, saat kuleleri inşa ettirir

II. Abdülhamid tahta çıkışının 25. yılında vilayet ve sancaklarda kendi adına çok sayıda büyük saat yapımını emreder. 30. cülus yılında da Anadolu'nun birçok şehrinde yeni saat kuleleri inşa edilir. Anadolu'da saat kulelerin yaygınlık kazanması Batılılaşma hareketine denk düşer. İmparatorlukta her çeşit saat revaçta iken 19. yy kadar kule saatlerinin olmaması dikkat çekmiştir. Bu konuda türlü türlü rivayetler var. Yazar Adnan Adıvar bu duruma sebep olarak 'müezzin, muvakkit ve kayyımlerin ehemmiyetinin azalacağını', Dolmabahçe Sarayı Saat Müzesi kurucusu Şule Gürbüz ise 'kule saatlerinin ilk yıllarında hiçbir zaman ezan saatlerinin getirdiği kesinliği sağlayamadığını, muvakkitlerin bunu harfi harfine yapabildiğini' söylüyor.

Kentlerin bu sessiz tanıklarının aslında söylediği çok şey var. Hemen hepsi şehrin mimarî yapısını yansıtan bir üslûba sahip. Bazen şehrin tam göbeğinde, bazen tepesinde tik taklarından örülmüş bir dünyada onlar kendi hallerindeler. Kulelerin pek çoğu restorasyona muhtaç desek yeridir. Ehline düşen gül, düşmeyenin kül olacağını söylemek keramet değil haliyle. Zaman insanoğlu için hâlâ sırrını korusa da, kent meydanlarında yükselen saatler o yerin simgesi, gurur kaynağı. Kitabın sayfaları arasında ilerledikçe Anadolu'nun ilk saat kulesi olan 1797 tarihli Safranbolu Saat Kulesi'nden tutun da baromatre ve termometre olarak da hizmet veren Yıldız ve Dolmabahçe kulelerine uzanan bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Ahmet Haşim'in 'Müslüman Saati' adlı yazısında İstanbullu için istilâların en gizlisi olarak gördüğü alafranga saatin gelişiyle ilgili yakınmalarına biraz hak veriyorsunuz.


100 Saat Kulesi adlı kitabı okuduktan sonra, zamanın geçişini dev cüssesiyle gösteren bu kulelere Tanpınar'ın 'Ne içindeyim zamanın/ Ne de büsbütün dışında/ Yekpare geniş bir anın/ Parçalanmış akışında' dizelerini ya da Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün kahramanı Muvakkit Nuri Efendi'nin dilinden "zaman ve mekân insanla mevcuttur!" sözlerini fısıldamak düşer. Bu sayede zamanın insanı ürperten ilerleyişine inat, içiniz biraz rahatlayabilir.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi, İstanbul
30/07/2009

Comments