Dağlarca'nın 20 yıl saklanan söyleşisi

2008'de aramızdan ayrılan usta şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, gazeteci Yasemin Arpa ile 1991-92 yıllarında uzunca bir söyleşi gerçekleştirir. Söyleşiler, Kadıköy'de Baylan Pastanesi, Moda'da Koço Lokantası ve çay bahçelerinde gayet samimi hava içinde yapılır. Dağlarca gibi bir 'muamma' eteğindeki taşları, derin sırları döker. Konu konuyu açar, konuşulanlar not edilir, kayda geçer. Dağlarca, "Eğer herhangi bir nedenle bu çalışma yarıda kalırsa adı 'Yarıda Kalan' olsun." der. Zaman cömert davranır. Söyleşi nihayete erer. Şair, Yasemin Arpa'ya kitabın 'Söz Kuşlarından Kalan Parıltı' başlığı altında yayımlanması önerisinde bulunur. O dönemde söyleşinin bir kısmı Tempo dergisinde çıkar. İçeriden sessiz bir gürültü kopar. Dağlarca'nın kız çocuklarıyla ilgili yüz kızartıcı ve bir 'pedofil'in duygularını andıran sözleri yakınlarından tepki alır. Bunun üzerine şair, Yasemin Arpa'dan, söyleşilerin ölümünden sonra yayımlanmasını ister.

İşte bu söyleşiler, Dağlar-ca'nın vefatından iki yıl sonra 'Söz Kuşlarından Kalan Parıltı' (Kırmızı Yayınları) adıyla yayımlandı. Usta şairin sırlı ve mahrem dünyasını ele veren kitap, pek çok kimsenin zihnindeki Dağlarca mit'ini sarsacak nitelikte. Dostları ve yakın çevresindeki edebiyatçılar için sürpriz olmasa da Dağlarca'nın kadınlar, aşk, şairler, ezan, Arapça ve daha pek çok konu üzerine söylediği sözler, onu sadece şiirleriyle tanıyan okurları ve edebiyat dünyası için şaşkınlık oluşturmaya aday. Yasemin Arpa, doğaçlama giden o söyleşileri kâğıda döktüğünde, virgülünden noktasına kadar dönüp kontrolünü yaptıklarını söylüyor. Dağlarca, kitapta Arpa'ya, "Seni ilerde edebiyatçıların çoğu kıskanabilir. Onlara böylesine açılmadım." diyor.

Dağlarca'nın tartışma çıkaracak sözleri

Askeri darbelere karşı olmak, ülkelerin siyasal satılmışlarıyla kapitalizme peşkeş çekilmesine karşı olmamaktan daha büyük bir suç değildir. Dolayısıyla kapitalizme uşaklık etmektir.

İnanın benden başka Mustafa Kemal'in sözünü eden kalmadı. Ozanlarımız da namussuz. Ozanlar, Mustafa Kemal şiiri yazmadılar. Milliyet yok bunlarda. 21 tane kitap yazdım. Ben görevli miyim, herkes yapsın.

Spiker önemli bir haberi veriyorum diye söze başladı. Bu öğleden itibaren ezanın Türkçe okunmayacağını, Arapça okunacağını bildirdi. Yanımdaki Sivas'ta yayımlanan Hakikat gazetesinin yazarı 'Yazık oldu!' diyerek şu bilgileri verdi: 'CHP dün akşamki oturumunda ezanın Arapça okunmasına karar vermiştir.' dedi. Çok üzülmüştüm. Partilerin geriye dönme yarışı başlamıştı çünkü. Arapça ezanları her dinlediğimde bu olayı yeniden yaşarım.

Doğa ilk insanın evren yazısıdır. Biliyorsunuz. Yunus Emre ve benzerleri Tanrı'ya varma yolundadır. Bunun kaynağı korkudur. Sevgi değildir. Sevgi bizi Tanrıya değil, insana ulaştırır.

(Nâzım Hikmet hakkında) 1- Şiiri Türk değil, 2- Türkçeyi izlememiş ve uygulamamış, 3- İmge yok. Dağlarca, Nâzım'ın Memleketimden İnsan Manzaraları kitabıyla ilgili olarak da şu eleştiriyi yapıyor: "İnsanın manzarası olmaz. 'İnsancıklar' dese daha iyiydi."

Edebiyat ödülleri, hele onlar iyice maskaralık. Hiçbirinin gerçekle alakası yok. Türkiye'de en çok ödül alanlardan biriyim, 15'i, 17'yi buldu. Hiçbirinin değeri yok, saçma sapan adamların saçma sapan değerleri.

Cemal Süreya'nın şiirlerinden çok, eleştirileri değerlidir.

Bana yeryüzünün bütün tapusunu verseler şu Arapça sözcükleri kullan deseler, biri için bile yeryüzünün tapusunu verseler almam. Türkçe sözcüğünün tapusu, bütün gökyüzü yuvarlaklarının, bütün gökyüzünün tapusudur.

Her gün 3 yaşında bir çocuk gördüm mü yanındaki anneyi annem sanıyorum. Çocuğun annesini annem sanmakla yetmiyor, çocuğu kendim sanıyorum. Ve böyle bir çocuğum olmadığı için doğanın bana sövdüğünü duyuyorum.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

10/07/2010


Yorumlar