Yazarlarda tıkanma sendromu!


Graham Greene, yazı konusunda, er geç her yazarın kurbanı olacağı writer’s block’tan (yazarın yazamamalı hali veya yazar tıkanması) söz eder. Pek çok yazarın korkulu bir rüyası olan bu durumdan sıyrılmak çok kolay değil. İngiltere’nin saygın gazetelerinden Guardian’da, Prof. Rowena Murray geçtiğimiz hafta yazar tıkanmasına değinen bir yazı kaleme aldı. Murray’a göre bu durum özellikle son yıllarda yazarlar ve akademisyenler arasında artış göstermekte. Murray bu tıkanma halinin, yazma eylemi ile ilgili bir kaygıdan oluşabileceği gibi, yazma sürecinde gerçekçi taleplerin hedeflenmemesinden de kaynaklanabileceğini belirtiyor.

Keith Hjortshoj da Understanding Writing Block adlı kitabında, yazar tıkanmasının kalem erbabı arasında yaygın bir durum olduğundan söz ediyor. Margot Atwell’e göre ise yazarın yazamama haline sebep olan iki şey var: İlham eksikliği ve korku. Bunun yanı sıra değişen çevresel koşullar, politik baskılar, stres ve endişe gibi nedenlerin tetiklediği yazar tıkanmasının özellikle Türkiye’deki bu gürültülü zamanlarda pek çok kalem erbabının muzdarip olduğu bir sendrom olduğunu söylemek zor değil.

Psikanalist Edmund Bergler’in 1954’te literatüre kazandırdığı bu kavram, yazarın elindeki metni bitirememesi ya da yeni bir metin kaleme alamaması olarak tanımlanıyor. F. Scott Fitzgerald ve Henry Roth gibi yazarlar, yazar tıkanmasının ünlü muzdariplerinden. Fransız edebiyatının usta ismi Marguerite Duras, yazarın yazamama halini bakın nasıl anlatıyor: “1968’den önce, büroya gider gibi her gün gelip bu masaya oturuyor, düzenli olarak yazıyordum. Sonra, o tarihten itibaren, birden kriz: Neredeyse bir yıl boyunca, hayal gücüm bloke oldu. Sonunda, Yıkmak Diyor Kadın sel suları gibi sökün edip geldi, en çok beş ya da altı gün çalıştım. Ondan sonra da hep böyle oldu: Kitaplar bitmek bilmeyen uzun sessizliklerden sonra çıktı.”

MADEM YAZAMIYORSUN, OKU!

İlhan Berk de yazar tıkanmasından muzdarip olan ustalardan biridir. Fakat o, bu sürecin öğretici bir yanı olduğunu söyler: “Yazıyordum, yazamayacağım aklıma gelmemişti. Bir-iki yıl yazamama sıkıntısı çektim. Sonra şiirin de resim gibi yapılacağını öğrendim. Böylesine bir iyiliği de var, bilinçle işe sarılıyorsun: Ken­dini bırakmıyorsun (gerçi ben şiir başını alıp gidiyorsa, keserim azda bırakırım, bırakırdım), boyuna gözünün önünde olduğu için (din­ginlikle) üstünde çalışıyorsun.”

Ferit Edgü de Tezer Özlü’ye yazdığı bir mektubunda, insanın her defasında yazmayı yeniden öğrendiğini anlatır: “Yazmıyorum. Ya da yazamıyorum. Dosyamda birikmiş yazıları, taslakları bile gözden geçirip yayımlamak gelmiyor içimden. Tükenmiş kitaplarımı bile yeniden basılı görmek istemiyorum. (...) Geçende, madem yazmıyorsun, yazamıyorsun, öyleyse oku dedim. (...) Thomas Bernhard’ın, Paris’teyken aldığım Beton’unu okumaya başladım. Bir kez daha, yazmamanın, yazamamanın yazılabileceğini gördüm. Bu karanlık kitabı okurken, garip değil mi, içim ışıdı sanki. Ve her şeye karşın yazılabileceğini (bir-iki eş dost için de olsun) düşündüm. Yazı masamın başına oturup bir sayfaya, yaz yaz yaz yaz yaz maama ma mamamamamamama, yazaaaaamama diye yazmaya başladım. Her yazıya başlayışta yazmayı yeniden öğrenmek zorunda olmak… Ne güç!”

ZİHNİNİZİ DAĞITIN, SEYAHAT EDİN...

Prof. Murray, yazar tıkanmasından kurtulmak için başkalarının yazı yazdığı bir mekânda olmanın bir kurtuluş olabileceğini dile getirir ki, Avrupa’da ve Amerika’da kafelerde buluşup birlikte kesintisiz iki-üç saat yazma saatleri düzenleyenlerin varlığını hatırlatalım. Atwell ise elle yazmak, zihni dağıtacak işlere yönelmek, farklı şeyler okumak, seyahat etmek ve yeni bulduğunuz fikirleri not ettiğinizden emin olmak gibi önerilerde bulunarak yazar tıkanmasına reçeteler sunar.

Yazarın bu tıkanmadan ne zaman çıkacağını kestirmek zor, fakat bir hayli sıkıntılı bir hal olduğunu söyleyebiliriz. Yazar tıkanmasını atlatan kalem erbabının bu süreçten çıkarak, ürettiği metni eline alması en büyük haz olsa gerek. Marguerite Duras’a tam da bunu anlatır: “Bir kitap gün yüzüne çıkmadığı sürece, doğmaktan, dışarı çıkmaktan korkan biçimsiz bir şeydir. İnsanın içinde taşıdığı, yorgunluktan, sessizlikten, yalnızlıktan, yavaşlıktan şikâyet eden bir varlık gibi. Fakat bir kez dışarı çıktı mı, bir şimşek çakması gibi diğer her şey ortadan yok olur.”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
1 Ocak 2015



Comments