Bir yazar kitabına nasıl isim koyar?


Okur, önce kitabın adıyla karşılaşır. Hatta bu buluşma seneler sonra yazarı unutturup kitabın adının zihinlerde kaldığı bir duruma dönüşebilir. Kitabın ismi içeriğinden rol çalmaya eğilimlidir; çoğu kez metnin kendisinden daha çok şey vaat eder. Yazar için metne kimliğini veren ismi bulmak zorlu bir uğraştır. Salâh Birsel’den ödünç bir ifadeyle, “Kitap adları fırdır. Tam ele geçireceğinizi sandığınız anda atlayıp kaçarlar.” Bir kitabı diğerlerinden ayırmaya yarayan bu eylemi Orhan Pamuk şöyle tanımlar: “Kitap adları kafamızda tıpkı insan adları gibidir; bir kitabı milyonlarca benzeri içinden ayırmaya yararlar.”

Bazen bir kitap, seneler önce yayımlanmış bir başka kitapla aynı adı taşıyabilir. Stephen King geçtiğimiz yıl Joyland adlı bir roman yayımlamıştı. Kitabın raflarda yerini almasının ardından, Emily Schultz’un 2006’da aynı adla yayımladığı e-kitap birden hatırı sayılır bir satış rakamına ulaştı. Zira okurlar King’in romanı zannederek Schultz’un kitabını satın almıştı. Genç yazar bu benzerlikten dolayı yüklü miktarda para kazanmış ve bu parayı nereye harcadığını faturasıyla birlikte internet sitesinde muzipçe paylaşmıştı.

İsim, metnin bir parçasıdır

Bir kitaba isim bulmak sancılı bir süreçtir ve pek çok faktör araya girer. Murat Gülsoy, Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık adlı incelemesinde kitap isimleri hakkında şu saptamayı yapar: “Öykülerin, romanların, kitapların adları öncelikle metni birer varlık yapmaya yararlar. Bir metni dünyadan, diğer metinlerden ayıran işaretlerden biri ve en önemlisi o metnin adıdır. Eğer bir kitaptan söz ediyorsak o kitabın adı kadar kapağı ve kapakta kullanılan grafik anlatımın da önemi vardır ancak genelinde bunların metnin asli unsurları olmadığı kabul edilerek çoğu zaman yayınevinin tasarım anlayışına göre düzenlenirler. Aynı kitabı farklı zamanlarda başka başka yayınevleri değişik kapaklarla basabilir. Kimi zaman yazarlar kapakta kullanılan görsel anlatımı da belirleyebilir ve bunu yayıncıdan talep edebilirler. Ancak metnin başlığı/adı metnin bir parçasıdır. Bir şeyin adı biraz da kendisidir.”

Gülsoy’un deyişiyle “metnin bir parçası” olan kitabın ismini yazarların farklı şekillerde bulduklarını görüyoruz: Kitabı yazmadan önce isim aklında olanlar, romanını bitirene kadar herhangi bir isim bulamayanlar, editöründen medet umanlar, eşine dostuna bu süreçte akıl danışanlar, klasiklerden başlık cımbızlayanlar, yayıncısıyla işbirliğine yanaşmayanlar.... Kısacası her yazarın isim bulma süreci, tıpkı eseri gibi, farklı bir hikayeye sahip.

Bir kitaba isim vermenin kuralı yoktur. Yazar, metnin en az kendisi kadar başlığının da önemli olduğunun farkındadır. Öyle ki, kitap artık hep o isimle anılacaktır. İsim eseri tanımlayan bir çeşit kimliktir. Şiir, deneme ve öykü kitaplarına genelde kitapta yer alan bir parçanın adı verilirken, romanda ise daha sıkıntılı bir süreç söz konusudur. Yazarın metnin kendisine yol gösterecek ismi bulması günler, aylar, hatta yıllar sürebilir. Kimi romancılar daha bir kitabı bitirmeden bir sonrakinin ismini defterine not etmiştir. Kimi şairler ise kitabın en vurucu dizesini isim olarak seçer. Kitabına metinde yer almayan, bağımsız bir isim verenler de yok değil. Kitap adlarının geçmişten günümüze büyük bir değişim geçirdiği söylenebilir. Özellikle günümüzde, Fatih Andı’nın deyişiyle “Edebiyatçılar ya çarpıcı, aykırı, hatta okuyucu ile inatlaşan, muzip adları daha çok tercih etmektedirler yahut da şiirsel, tedaileri zengin, okuyanı alıp başka dünyalara daha kolay götürebilecek adları... Bunun için de, söz sanatlarıyla örülmüş adlar, bir şiirin bir mısraından ödünç alınmış adlar, şiirsel çağrışımlı adlar, dilde var olan kalıp sözlere yaslanan adlar, bu kalıp sözler üzerinde küçük oynamalarla çarpıcı hale getirilmiş adlar vs. daha cazip imkânlar sunmaktadır yazara.”

Sait Faik’in talihsizliği

Hulki Aktunç başından geçen şöyle bir isim hikâyesi anlatır: “Kitaplarıma ad ararken hayli zorlanırım. Bir Çağ Yangını’nı Abdi İpekçi Roman Ödülü’ne yollayacaktım. Adını saptayamadığım için geciktim. Yıllar sonra, Sezen Aksu söylüyordu -bağırıyordu- bir şarkısında, romanın adı, küçük harflerle ‘bir çağ yangını’ olmuştu artık, yitirmiştim o adı ben. O adı benden çalmışlardı; biraz üzüldüm, biraz sevindim. Böbürlenme sanmayın; yazarlık natura’m böyledir. İyi laf, birçok şey gibidir, mirî malı’dır ülkemizde. Nedense, yangınlıdır hep; ‘Yangın kavmindeniz/ Ne giysek alev’ dersiniz, dediklerinizi bir kitabın bölüm başlığına koyarlar, o kitabı size yollamak inceliğini bile göstermezler. Bir herif tamam da, bir kadının kalınlığına katlanılmaz. Kader! Sizin bir yerde var olup olmamak isteminizi bile düşünmezler. N’apalım. (Soru imi yok.)”

Sevengül Sönmez, Sait Faik’in ölümünden çok kısa bir zaman önce yayımlanan Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı kitabının Varlık Yayınları tarafından 1954’te yayımlanan ilk baskısında adının “Alemdağında Var Bir Yılan” olduğunu aktarıyor. Sait Faik kitabın adını Yaşar Nabi Nayır’a telefonla bildirdiği için böyle bir hata ortaya çıkar. Yaşar Nabi sonraki baskıda bunu düzeltir.

Eşine isim danışan İlhan Berk

Kitaba isim bulma işi bazen yazmak kadar sancılıdır. İlhan Berk, Kanatlı At kitabına isim verme kararsızlığını ve ilk kez eşinin onayını alarak kitabına verdiği ismi, Enis Batur’a yazdığı mektubunda paylaşır: “Sevgili Enis, kitabı gönderiyorum. Ad konusunda epey sıkıldım. ‘Su adını sevmediğini söyledi bana’ koymuştum. Vazgeçtim sonra. Kanatlı At mı diyeyim diyordum kendi kendime. Ve hayatta ilk kez Edibe’ye hangisi iyi? diye sordum. (Edibe’ye hiçbir zaman şiirle ilgili ne bir şey dedim, ne de o bir şey sordu. 45 yıl bu böyle oldu. Tarih ve yabancı yazarları okumayı sever, özellikle romanları.) Kanatlı At’ı seçti o da. Bunu düşündüm kendi kendime işte.”

‘Sana istediğini yapma seçeneğini bırakıyorum’

Tezer Özlü’nün Almanca kaleme aldığı “Auf dem Spur eines Selbsmords” (Bir İntiharın İzinde) adlı kitabı, yazar tarafından dilimizde Yaşamın Ucuna Yolculuk başlığıyla bir anlamda yeniden yazılır. Kitabın isim hikâyesi Ferit Edgü ve Tezer Özlü arasındaki mektuplaşmalarda saklıdır. Ferit Edgü şöyle yazar: “Bir İntiharın İzinde müthiş bir kitap. Çok müthiş bir kitap. (Başka sözcük bulamıyorum.) Yıllar var ki böyle bir metin okumadım. (Tabii Türkçe metinlerden söz etmiyorum.) (...) Kitabına ne güzel yakışırdı ‘Yaşamın Ucuna Yolculuk’. Ama sen İntiharın İzi’ni seçmişin.”

Tezer Özlü’nün Edgü’ye cevabı şöyledir: “O on günlük yolculukta, bu kitabı yazarken, bir kez gerçekten, otel odalarından birinde kalbim duruyordu ve ben gerçek bir yazma krizi içinde yazdım, yeryüzünden hiçbir şey algılamadan, edebiyat dışında, duygular dışında. Bu yüzden Yaşamın Ucuna Yolculuk, dediğin gibi iyi bir ad. L. F. Celine’nin ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ adına çok benzetmiyorsan, kitaba bu adı verebilirsin, belki de ‘Bir İntiharın İzinde’den daha iyi olur, İntiharın İzi, biraz bir hafiye romanını da çağrıştırıyor gibi. Bu açıdan sana istediğini yapma seçeneğini bırakıyorum.” Edgü kitabı “Yaşamın Ucuna Yolculuk” adıyla yayımlar.

Adını bekleyen kitaplar

Yazar isim seçerken kitabın sesini verecek bir tercih yapar, başlık metinle bütünleşir. Kitaplarına ad verme konusunda takıntılı biri olduğunu dile getiren Yalçın Tosun şöyle der: “Çok titizlendiğim bir konu. Kitaptaki tüm öykülere değin olsun isterim. Aynı zamanda kitaptaki öykülerden birinin adı olmamasını da… Kitabın içeriğine dâhildir kitabın adı, bir taraftan kapakla birlikte okura ilk selamı verdiğiniz yerdir. Bir tanışma ânıdır kitap adları. Benim için kitabı bitirmeye yakın, aylarca sürecek ad arama dönemi başlıyor. Çağrışımlarla dolu geçen aylar bunlar. Yazdığım kitabı tekrar tekrar okuyarak doğru adın beni bulmasını ümit ettiğim bir arayış dönemi. Üç kitabımın adı da içime çok sindi, düşünmelerle dolu o ayların sonunda tatmin edici bir sonuca varamamak da vardı ne de olsa.”

Bir başlık hazinesi: Shakespeare

Dünya edebiyatı da pek çok isim bulma hikâyesiyle doludur. John Steinbeck, Fareler ve İnsanlar’ı İskoç şair Robert Burns’ün bir şiirinden almıştır. Edith Wharton’ın The Glimpses of the Moon, David Foster Wallace’ın Infinite Jest romanları ve Agatha Christie’nin pek çok kitabı adını Shakespeare’in eserlerinden alır. Raymond Carver’ın kitaplarının başlığı editörü tarafından çoğu kez değiştirilmiştir. F. Scott Fitzgerald ise Muhteşem Gatsby adlı eserine önce “Trimalchio in West Egg” başlığını düşünür, fakat telaffuzu daha kolay olduğu ve eşi Zelda öyle istediği için “The Great Gatsby”de karar kılar.

Çevirmenin kitabın adına etkisi

Okurun kitap ismi konusunda çevirmeni suçlu bulduğu zamanlar da vardır. Özellikle çeviri metinlerde, çevirmenin fikri alınsa da son karar genelde yayınevine aittir. Eserin özgün dilindeki sesini koruyan kitap adları olduğu gibi, Türkçeye çevrildiğinde büyüsünü yitirenler de var. Yayın dünyamızda en bilinen örnek, J. D. Salinger’ın o benzersiz romanı Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın “Gönülçelen” adıyla yayımlanmasıdır. 1967’de Adnan Benk’in Fransızcadan yaptığı dolaylı çeviriden ötürü kitap “Gönülçelen” adıyla tanınır. Roman daha sonra Coşkun Yerli tarafından bu kez İngilizce aslından Çavdar Tarlasında Çocuklar adıyla çevrilir.

Kitaba isim verme konusunda yayıncı ile yazar arasında da zorlu bir süreç yaşanabiliyor. Yazarın ayak dirediği ve editörüyle işbirliğine yanaşmadığı zamanlar bir tarafa, teslim olduğu anlar da vardır. Graham Greene’in Travels with My Aunt (Teyzemle Seyahatler) adını değiştirmeyi öneren Amerikalı yayıncısına gönderdiği telgraf ibretliktir: “Yayıncıyı değiştirmek, kitabın adını değiştirmekten kolay.”

Ülkeye göre kitap ismi

Türkiye’de kitabın adına yatırım yapan bir anlayışın varlığından söz edilebilir. Her yayınevinin bu noktada bir tavrı var. Mesela Timaş Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Emine Eroğlu, kitaba isim verme konusunda şöyle bir yaklaşımdan söz eder: “Ben bir yayın yönetmeni olarak kitabın isminin okura vaat ettiği şeyi içeriğinin doldurmasını isterim. Okurda hayal kırıklıkları oluşturmak, bir yayınevinin gelecekteki okur potansiyelini feda etmesi demektir. Fakat kitap isimlerinin okur psikolojisi üzerindeki etkisini de asla ihmal etmem.” Bir dönem yayıncılık yapan Doğan Hızlan ise şöyle paylaşır deneyimlerini: “Uzun süre yayınevi yönetmenliği yaptığım için kitabın adının önemini bilirim. Oturur, değişik adları tartışırdık. Kendi kitaplarımın adları için de arkadaşlarımla uzun uzun tartışıp, değerlendirmeler yaparız tek tek bütün isim önerileri için... Kitabın adının bazen yazarın önüne geçtiğini söyleyebiliriz, çoğunlukla okurlar elbette kitabın adını söyleyerek kitabı satın alırlar ama kimi zaman da çok tanınmış, bilinen yazarların adını vererek onun son kitabını istiyorum, diyenlere rastladım.” Bunun yanı sıra, aynı kitabın mesela İngiltere ve Amerika’da bazen farklı isimlerle yayımlandığını da ekleyelim. Yayıncının kitabın alıcısını düşünerek izlediği tutum, ülkelere göre değişiyor.

Sözcükler yerinden oynatılmalı

Her yazarın kitabına isim vermesi farklı bir hikâyeyi barındırır. Yazmayı bir “cehennem” olarak gören İlhan Berk’in bu tarifine yazarın kitabına isim bulma sancısını da ekleyebiliriz. Öyle ki, bunun uğruna “sevgili sözcükler yerlerinden oynatılmalı”dır. Kitaba isim verme işinin zor bir uğraş olduğu ortada, tıpkı yazmak gibi… Necatigil “Kitaplarda Ölmek” şiirinde ne demişti: İsimler okurun elinde “can çekişen kuşlar gibi”dir, zira yazardan geriye onlar kalır.

Yazarlara sorduk...

1- Kitaplarınıza isim düşünürken sizi yönlendiren nedir?
2- Kitabın adını yazarken mi bulursunuz yoksa metni yazmaya başlarken isim hazır mıdır?
3- İlginç bir ‘kitap adı bulma’ hikâyeniz var mı?

Sibel K. Türker
1- Benim için adların bir önemi vardır zaten. Ad vücuda getirir çünkü ruhani olanı cismani kılar. Kitabımın adının da o kitap içinde sayfalarca dile getirdiğim ana fikri taşıyan ve hatta taçlandıran bir yönü olması önemlidir diyebilirim. Benim “Fihi ma Fih”imdir verdiğim isimler. “Ne varsa benden içeridir” derim kitap adlarımla. Kalemin sivri ucudur kitap adları. Sivri dilliliğidir hatta yazarın. Düşünüşüdür. Okura “ben kendi fikrimce bunu anlatmayı taahhüt ederim” dediği yerdir. Ve gerçekten de kitap adları kitapların “zafer tak”ları gibidir. Göz alıcı, akıl çelici, düşündürücü ve/veya vurucu olmaları beklenir. Kitaplara bu süsün altından bakılır, onlar hakkında düşünülür; kitaplar adlarıyla okunmaya karar verdirir ve okurun elleri arasına alınırlar. Değerlerini de biçerler böylelikle. Bazen verdiğimiz bu adlar ya beğenilmez ya yanlış anlamlandırılır veya sevimsiz bulunabilir. Fakat tüm etkiyi kitap adlarında aramak da kötü bir şairin güzel bir imge yakaladığını sanması kadar acıklıdır.

2- Yazmaya başlarken hiç adı hazır bir kitabım olmadı şimdiye kadar. Ama belki ileride, doğmamış çocuğa don biçebilirim, neden olmasın? Kitabın adı bende en başta varsa, onun ruhu ve düşünüşü de vardır da dışarı çıkmak için bir mazeret ararmış demektir bu. Ben şimdiye kadar ad vermedim, kitaplarımın ad almasını istedim. Kitap var oluşuyla adını alır çünkü. Kitabın adı bende ortalara doğru yavaş yavaş şekillenir, kavramsal ve duyusal bir elle tutulurluk kazandığında üzerinde düşünülüp tartılır, son noktayı koyduğumda da (noktalar konur mu ondan da emin değilim) benim adım bu diye bağırır, ben de reddetmem, kitapla ters düşmem; istediği, özlediği adı koyar, onu huzura kavuştururum.

3- Öncelikle kitap adları konusundaki bazı mizahi durumları paylaşmak isterim sizinle. İlki, Öykü Sersemi adlı kitabımın, okurun yüzde doksanı tarafından “Uyku Sersemi” olarak değiştirilerek kullanılması. İkincisi, Hayatı Sevme Hastalığı adlı kitabımın yüzde seksen okur tarafından “Hayatı Sevme Sanatı” olarak söylenmesi. Bunları düzeltme gereği bile duymadan, gülümseyerek geçiştiriyorum.

Başka bir kitap adı hikâyesi, esasen Diyarbakırlı bir Kürt olan kayınbabamın kitaplıkta Kemal Tahir’in Kurt Kanunu adlı kitabını “Kürt Kanunu” olarak okuyup yüzyıllık derin bir refleksle “Bunları sokmayın eve, Kürt’ün kanunu mu olur?” sorusudur. Demek adlar önemli ama okur nezdinde de değişebilirlikleri var. Bir benimsenme ya da benimsenmeme durumudur bu, yazarına söz düşmez. İlk öykü kitabımı yayınevine teslim ettiğimde başka bir ad taşıyordu ve bir türlü içime sinmemişti o ad. “Tek Kişilik Oyun”du ismi. Ben ne tek kişilik oyun oynuyordum, hatta oyun filan da oynamıyordum. Ben bizi, hepimizi yazdığımı düşünürken kitaba bu ismi vermem de canımı sıkıyordu. Mesele yalnızlıksa da bu isim kitabımı taşımıyordu. Bu mutsuzlukla bir gece geç saatlerde bambaşka şeyler düşünürken biri “Kalpyazan” diye fısıldadı bana sanki “Ne ne?” diye sordum, uysallıkla tekrar etti. Hatta lütufta sınır tanımayarak “bitişik” bile dedi. Bu göklerden fısıldanan orijinal adı çok sevdim ve benim yazarlıktaki yönümü de oluşturdu diyebilirim. Yaptığım işin adı oldu Kalpyazan... Günebakan gibi. Hatta bir arkadaşım “Gönülçelen” gibi olmuş da demişti.

İbrahim Yıldırım
1- Biraz dolaylı olacak ama ilk soruyu -yazarı yönlendiren etken- Italo Calvino’ya giderek şöyle yanıtlayayım: 1951 yılında İkiye Bölünen Vikont’u, 1957’de Ağaca Tüneyen Baron’u yayımlayan Calvino, 1958 yılında, o güne kadar yazmış olduğu bütün öyküleri bir araya getirir ve kitabına I Racconti, yani yalnızca “Öyküler” adını verir... Yazar, çok sade, düşünme uğraşı gerektirmeyen; özgüven çağrıştıran bu kitap adı hakkında bir söyleşisinde, kendini profesyonel yazar saymaya başladığını bir soru cümlesiyle vurgulayarak şunu söyler: “... kısacası artık yalnızca ‘Öyküler’ diye başlık koyabildiğim öyküler yayımlayabiliyordum.” Evet, 1958 tarihli o kitabın adı çok sadedir, albenili değildir, ama yazar ya da yayınevi kapak resmi olarak Paul Klee’nin çarpıcı illüstrasyonlarından birini uygun bulmuştur: Scena di battaglia dall’opera comica!

2- Doğrusu kitabın adını yazdığım metnin koymasını isterim. Koyar da, ama çoğu kez, birçok nedenden dolayı bu ad üzerinde yeniden düşünür, çok daha başka, çok daha çarpıcı sonuçlara ulaşmaya çalışırım. Kitapları baskı üstüne baskı yapan profesyonel bir romancı olmasam da bu çaba profesyonel bir uğraştır. Ancak pek başarılı olduğumu söyleyemem. Üstelik aklım her defasında yazmış olduğum metnin koyduğu adda kalır. Belki de bazı romanlarımın iki adı olmasının nedeni budur.

3- Yirmi yedi yaşımda (1977) yazmaya kalkıştığım, ilk romanımı 1981 yılında bir yarışmaya göndermiştim, çalışmam övgüye değer bulunmuştu. Yüz sayfayı zor bulan o naif cesaretin adı Bıçkın ve Orta Halli idi. Aynı adı benimsediğimden olacak, 2003 yılında da kullandım: Bıçkın ve Orta Halli bu kez beş yüz sayfayı aşan hacimli bir kitap olarak yayımlandı... Aynı adı taşıyan iki roman arasında yirmi yılı aşkın bir mesafe vardı. Yalnızca bu da değil, ikisi arasında tema dışında benzerlik de yoktu, biçemim değişmişti, ama o ad, her iki romanıma da çok yakışmıştı. Bir diğer ilginç ad serüvenim ise Yaralı Kalmak’la ilgilidir: 2001 yılında yayımlanan bu romanın adını, yazdığım metnin beni yönlendirmesiyle severek isteyerek “Generali Bağışlayın Lütfen” koymuştum, gelin görün ki -çok iyi anlaşılacağı üzere dönemsel kimi nedenlerden dolayı- ad değiştirilmişti. Her Cumartesi Rüya’ya gelince: Bu ad, bir kitap ekinin hınzır editörlerinden birinin ilgisini çekmiş olmalı ki, ekin künye ve içindekiler sayfasına -tabii ki kitabın içeriği hakkında bilgi edinilmediğinden, o adın niçin verildiği araştırılmadığından- “Her Gece Rüya” spotu konulmuş ve canım sıkılmıştı. Aslında o romanın bir diğer adı daha vardı: “Aşk ve Mevt Tabirleri”. Anlaşıldığı gibi, kitap adları konusunda sorunları olan bir yazarım. Bunun nedeni ise amatörlükten başka bir şey olmasa gerek...

Nursel Duruel
1- Beni yönlendiren etkenler, kitabın türüne, alanına göre değişkenlik gösteriyor. Bir öykü kitabıyla biyografi kitabı ya da antoloji arasındaki temel yapısal farklar doğal olarak o kitaplara verdiğim isimlerin seçiminde de farklı arayışlar içine girmemi gerektirdi. Türü ne olursa olsun kitaba isim bulmak başlı başına bir uğraş. Biyografilerde ve antolojilerde okur algısını gözeterek içerikle doğrudan bağı olan isimler seçmeye özen gösterdim. Öyküde ise yalnızca yazının bağlayıcılığına (özgürlüğüne) bıraktım kendimi.

2- Yine türe göre cevap vereyim: Örneğin öykü kitabı, roman gibi tek bir yapı değil; içindeki her öykünün kendine göre bir kurgusu, kendi adı var. Bazılarının adı önceden konmuş, bazıları yazma sürecinde ortaya çıkmış. Öyküler kitap haline getirilirken-genel eğilime göre-içlerinden birinin adı kitabın da adı olur. Ama hangi öykü ve neden? Zor bir seçim. Belki de bu yüzden bazı öykü kitapları içindekilerden bağımsız bir ada sahiptir.

3- İlginç sayılır mı bilmem, Frigler’in Yazılı Kaya’sı lise öğrencisiyken takılmıştı aklıma ama görme olanağı bulamamıştım. Nice zaman sonra öykü kitabımın adı oldu Yazılı Kaya (1992). Aradan yine çok zaman geçti, ancak 2012’de gidebildim. Tuhaf olan şu ki, yine göremedim, restorasyon nedeniyle üstü örtülüydü çünkü. Kitabın adı, ait olduğu türe, alana göre farklı bir arayış gerektiriyor. Örneğin öykü kitabı roman gibi tek bir yapı değil, içindeki her öykünün ayrı bir yapısı ayrı bir başlığı var. Genel eğilim, içindeki öykülerden birinin adını vermektir kitaba. Bu hem kolaydır hem zor: Kitaptaki öykü sayısı kadar isim var elinizde, istediğinizi seçebilirsiniz. Ama hangisini ve neden? Zor olan bu seçimi yapmak. Belki de bu yüzden bazı öykü kitaplarında kapaktaki ismi taşıyan öyküye rastlanmaz. İster istemez bağlayıcıdır çünkü ad.

Murat Gülsoy
1- Kitabın içeriğini en iyi şekilde yansıtmasını, temsil etmesini isterim.

2- Belli olmaz, her kitabın farklı bir yazım süreci var.

3- Bu Kitabı Çalın adlı bir kitap vardır, 60’lı yılların protest yaşam biçimini savunan Abbie Hoffman’ın yazdığı kitabın başlığını çok sevmiştim. Kışkırtıcı ve okuru daha kapağını okuduğunda eyleme çağıran bir özelliği vardı. Ben de yazdıklarımda edebiyatın kendi üzerine düşünme, yazma sürecinin farkına varılması ve metakurmaca gibi kavramların izini sürdüğüm için Hoffman’ın başlığını “çalarak” bir öykü yazmış olan yazar kahramanımın başına gelenleri anlatan bir öykü yazdım ki kitabımın ilk öyküsüydü. Öykünün içindeki öykü yayımlandıktan sonra bir alışveriş merkezindeki kitapçı soyulur, kitap gerçekten çalınır ve öykünün içindeki yazarımızın başı belaya girer. İlginç olan okuduğumuz öykünün tam da o öykü oluşuydu. Ancak yazı içinde yaratılabilecek bir sonsuz döngü imkânı sağlıyordu bu başlık ve bu öykü. Ayrıca kitap ilk yayımlandığında gerçekten de çok dikkat çekti, okurlar türlü “çalma” şakaları yaptılar.

Ayfer Tunç
1- Kitap adları konusunda çok başarılı olduğumu söyleyemem. Kitaplarımın adları hep yanlış hatırlanır. Mağara Arkadaşları’na pek çok okur “Mağara Adamları” der mesela ya da en yaygını Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek yerine “Müsaitseniz Annemler Gelecek”. Tabii bu durum beni sadece eğlendiriyor, üzmüyor. Ama öte yandan okurun kitabın adındaki özü çok çabuk algıladığını gösteriyor ki, benim için önemli olan metnin derdini ortaya koyan bir isim olması. Yayıncılık dönemimden de bilirim, yayıncılar kitapların adlarının okuru çekmesini isterler, benim böyle bir derdim yok.

2- Hiçbir zaman hazır olmadı. Hep metin bittikten sonra koydum adını. Yazma süreci içinde pek çok isim koyuyorum, ama sonuçta değişiyor.

3- Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi adlı romanımın adını çok kolay buldum. Kitabın bitimine yakın adı da hazırdı. Ancak çok uzun olduğu için bir kısa versiyon düşündüm ve “Yalan Yanlış”ı seçtim. Gelgelelim okurlar “Yalan Yanlış”ı kabullenmediler, onlar için kitabın adı Deliler Evi oldu.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
1 Aralık 2014


Yorumlar