İsimsiz roman kahramanları yükselişte


Her yazar kitabındaki bir karakterin akılda kalmasını umut eder. Kahramanın okurda kalıcı bir etki bırakması için türlü türlü ustalıklara girişir. Dickens’ın kendi yazdıklarıyla kahkahalara boğulup, yine kahramanlarından biri öldüğünde gözyaşlarını tutamadığı söylenirken Ernest Hemingway’e “Karakterlerinize nasıl isim koyarsınız?” sorulduğunda “Elimden gelen en iyi şekilde.” diye cevap verdiği bilinir. Jorge Luis Borges ise karakterlerine isim verirken iki yöntem kullandığından söz eder. Birincisi dedelerinin, onların babalarının adlarını kullanmak, ikincisi ise dikkatini çekmiş isimlere yer vermek: “Örneğin, bir öykümde sürekli oradan oraya gidip gelen bir karaktere Yarmolinski dedim, çünkü isim ilgimi çekmişti – garip bir sözcük, değil mi? Diğer bir karakterin adı da Red Scharlach’tı çünkü Scharlach Almancada kızıl demektir ve karakter bir katildi; kıpkızıl yani, değil mi? Red Scharlach, Kızıl Kırmızı.”

Roman kahramanları hikâyenin önüne geçebilecek güçte iken yazarın bu kahramanı bir isimle akılda kalacak bir kimliğe büründürürken sancılı bir süreç yaşar. Son yıllarda okurun kitabın ana kahramanını aklından çıkaramadığı eserlerin azlığı bir yana yayımlanan kitaplardaki ana kahramanın isimsiz oluşu dikkat çekiyor. Tom McCarthy, Ben Metcalf, Greg Baxter, Daniel Galera, Deepti Kapoor, Paul Beatty ve Alejandro Zambra gibi yazarlar bunların başında geliyor. Modern yazarların bu tekniği hikâyeyi günümüzün dışında anlatmak istediklerinde başvurduğunu dile getiren Sam Sacks, bazen bu isimsiz kahramanın anlatıcının kendisi olduğu ve görevi okur ve hikâye arasında bir köprü olan bu sesin isminin çok da önem teşkil etmediğini belirtiyor. Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği, bu şekilde kaleme alınmış bir eserdir. Otobiyografik kurmacalarda, geçtiğimiz yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Fransız yazar Patrick Modiano’nun pek çok eseri gibi, anlatıcı ve yazarın, kurgu ve anı arasında gidip gelen o ince çizgiden dolayı kahramanın isimsiz olması tercih ediliyor. Sacks, özellikle son dönemde yazılan sürgün romanlarında kahramanın isimsiz oluşu tercih edilen yöntemler arasında olduğunu belirtiyor. Kimi eleştirmenler yazarın bu tercihinin bir dehadan öte kitabın karakteri ve okur arasında paradoksal bir dayanışma olduğuna dikkat çekiyor.

Hem sosyal hem de metafiziksel bir hastalık

Dünya edebiyatının en önemli isimsiz kurmaca karakterleri Sokaktaki Adam (Philip Roth); Rebecca (Daphne du Maurier); The Power and the Glory (Graham Greene); Görünmez Adam (Ralph Ellison); Surfacing (Margaret Atwood); The Aspern Papers (Henry James) şeklinde sıralanabilir. Philip Roth’un New York’ta bir reklam ajansından emekli olan “Sokaktaki Adam” adlı romanında da isimsiz ve görünüşte güzel bir hayat süren bir kahraman karşımıza çıkar. Herkesin hayranlık duyduğu ödüllü bir sanat yönetmeni olan bu karakter, yaklaşan ölümün sesini duyar. Cenaze töreninde başlayan roman boyunca çocukluğundan itibaren hastaneye yattığı, ameliyat olduğu ana kadar uzanır. Yine Samuel Beckett’ın 1953’te yayımlanan “Adlandırılamayan” adlı romanının kahramanı da isimsizdir. “Devam edemem, devam edeceğim” ile biten romanın bu son cümlesi isimsiz kahramanın merkezde olduğu eserden, geriye kalan önemli bir ses olarak edebiyat tarihine yerleşmiştir. Paul Auster’ın New York Üçlemesi’nin son kitabı “Kilitli Oda” da bu isimsiz kahramanların olduğu eserlerdendir.

Günümüz yazarları eserlerinde her ne kadar bu isimsiz kahramanlara sığınsalar da kitabı bitirdiğimizde yazarın kendisini bu görünürde adı olmayan karakter sayesinde daha yakından tanırız. Virginia Woolf’un o kışkırtıcı sorusunda dediği gibi “Ama hangi yazarın, eğer bu yazar düpedüz bir daktilo değilse, kendi kişiliğinden tamamiyle bağımsız olmayı başarabildiğini gördünüz?” Yoksa Sam Sacks’ın dediği gibi bir kurmaca eserde kahramanın isimsiz oluşu “hem sosyal hem de metafiziksel bir hastalık mı?”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
24 Mart 2015




Yorumlar