‘Tanpınar’ın tek parti anlayışı inandığı değerlerle çelişkili’


Prof. Dr. Orhan Okay, Tanpınar okurlarının ve edebiyat dünyasının uzun süredir beklediği Bir Hülya Adamının Romanı: Ahmet Hamdi Tanpınar adlı monografisini yayımladı.  Tanpınar'ın çevresindeki esrar perdelerini bir bir aralayan Okay, Tanpınar okurlarına rehber niteliğinde bir başucu kitabı armağan etti. Okay ile “eşikteki adam” Tanpınar'ı konuştuk.

Kitabın adından başlayalım dilerseniz. Tanpınar'ı neden “bir hülya adamı” olarak nitelediniz?

Önce “bir hülya adamı” olmayı kendisi seçtiği için. Daha sonra, belki olabilecek başka vasıfları arasında ben ona bu sıfatı en çok yakıştırdığım için. Tanpınar'ın mizacı bir ilim adamı olmaktan ziyade bir sanatkâr olmaya, bir şair olmaya daha yatkın. Denemeleri, roman ve hikâyeleri, hatta edebiyat tarihçiliği üzerinde de şairliği baskın. Onun, iç veya dış gözlem olsun, güçlü bir müşahede kabiliyeti var. Fakat bütün bu müşahede ve tahlillerinde muhayyilesi büyük rol oynuyor. Bu bakımdan hülya adamı oluşu bana isabetli göründü.

 “Hiç de kalabalık olmayan sınıfımızda beni tanır mıydı bilmiyorum. Öğrenciliğimden sonra da bir mektupla olsun bir yakınlığımız olmadı.” diyorsunuz. Tanpınar'a çok yakın olmadığınız halde yıllar içinde onun eserlerini yorumladınız, hakkında çeşitli yazılar yazdınız. Şimdi de bin bir ayrıntı ile zenginleştirilmiş bir monografi sundunuz. Bu hem uzak hem yakın olma halini nasıl yorumluyorsunuz?

Öğrenciliğimde uzak kalışım daha çok ondan, belki biraz da benden kaynaklanan bir durum. Bugünkü aklım olsa yakınında olmak için fırsat arar, pek çok da soru sorardım. Gençlik yıllarıyla yetmiş seksen yaş tecrübesi aynı olmuyor. Bu tecrübeyle yeniden yeniden okudukça büyük bir ruhla, derin bir kültürle karşılaştım. Biliyor musunuz, bu hayat hikâyesi aramızdaki yaş mesafesini de kaldırdı (zaten şu anda ondan daha yaşlıyım), hoca-öğrenci yerine bazen iki arkadaş gibi olmuşuz zannına kapıldığım oldu. Biyografi yazarlığında objektiflik şarttır ama bunun bir süre sonra kendiliğinden, belki mistik diyebileceğimiz, iki ruhun yakınlaşması gibi bir duyguya dönüştüğü oluyor.

Bu kitabı Tanpınar'ı seven pek çok okurun beklediğini biliyorduk. Oğuz Atay “Bir hayat hikâyesi yazmak, bir hayat yaşamak kadar zordur.” der. Kitabı hazırlarken işin en zor tarafı ne oldu sizin için?

Oğuz Atay'ın sözünü “başka bir hayatı yaşamaktır” diye değiştirirsek benim için daha doğru olur. Bu hayat hikâyesini yazarken, onu çok defa sevdiğim, bazen ona kızdığım zamanlarda bile onun yaşadıklarını yaşamaya, hissetmeye kendimi zorladım. Bu o kadar güç bir şey ki. Kaybolan ve değişen zamanı, mekânı, insanları tasavvur etmek. Bazen onun ve roman kahramanlarının gezip gördüğü yerleri ben de görsem, yaşasam hülyasına kapıldığım oldu. Şu mekânda, şu noktada dururken neleri görüyordu diye hep düşünmüşümdür. Ama neticede o başka bir insan, başka bir hayat. Bizim elimizde ise sadece eserler, belgeler ve hatıralar var.

Sık sık Tanpınar'ın bir nevi dünyasını açtığı Antalya Mektubu'na atıfta bulunuyorsunuz: “Şuuraltının zembereğini oynatmış, hiç yapmadığı kadar konuşmuş, konuşmuştur.” Tanpınar'ın kodları bu mektupta mı saklı?

Antalya Mektubu gibi bir de Yaşar Nabi'ye yazdığı daha uzun bir mektubu var. Onda da kendisi ile ilgili epey açılmalar bulunuyor. Fakat Antalya Mektubu hayatının daha özel, daha mahrem taraflarını, eğilimlerini, huylarını, zevklerini ve sanatıyla ilgili ipuçlarını veriyor. Daha da önemlisi hissî hayatıyla ilgili tahliller yapıyor. Bebeklik, çocukluk ve gençlik yıllarında kendisini büyüleyen hadiseleri anlatıyor. Yıllarca iç dünyasında, belki şuuraltında çöreklenmiş hatıraları, hayalleri, izlenimleri su yüzüne çıkarıyor.  Doğrusu böylesine önemli bir metin hiç de bir lise öğrencisine, ne o günün, ne bugünün lise öğrencisine, hem de edebiyat ödevine yardımcı olmak için yazılacak bir mektup değil. Sadece Tanpınar'ın hayatında büyük rolü olan Antalya yıllarına dönüş bahanesinin ona bu mektubu yazdırdığını zannediyorum.

Tanpınar Zümrüt filminde figüranlık, bir güzellik yarışmasında jüri üyeliği yapmış. Bunlar çoğu okur için şaşırtıcıdır kuşkusuz. Tanpınar'ı bu kadar farklı alanlarda dolaştıran neydi?

Doğrusu bu iki hadise beni de şaşırtıyor. Sanat tarihi, resim jürilerine girmek, felsefe kongrelerine katılmak, film senaryosu yazmak çok tabii de, neden güzellik yarışması? Neden alelâde bir filmde bir figüran olmak?  Kabiliyetlerini mi denemek istiyordu, yoksa sadece birer fantezi miydi, açıklaması zor. Üstelik ilerlemiş bir yaşta! Maalesef bunlar hakkında o iki fotoğraf dışında bir bilgiye ulaşamadım. Bugüne kadar da kimsenin dikkatini çekmemiş. Hele figüranlığı! Bir prodüktör yahut rejisör mü teklif etti? Yahut kendisinden gelen bir istek miydi? Bir defaya mahsus bir şey miydi, yoksa devam edebilecek miydi? Bütün bunlar şimdilik meçhul!

“Politikanın Batağında Bir Şair” adlı bölümün sonunda, “Bu bahis bir şairin, şair ruhlu bir Türk aydınının başarısız siyasi takviminin bir özetidir” diyorsunuz. Bir edebiyatçının politikaya mesafesi nasıl olmalı?

Şüphesiz her aydının, insanlığın ve milletinin problemleriyle uğraşmaya, bunun için gerekli görüyorsa siyasi hayatın içine girmeye hakkı vardır, bu bazen vazifesidir de. Hatta Tanpınar'ın kendi yaşıtlarından, bir süre arkadaşlıkları da olan Necip Fazıl'ın, bu tarzı hayatının ve sanatının adeta felsefesi yapmış olması bile beni Tanpınar'ınki gibi yadırgatmıyor. Evvelâ milletvekilliğinde çok zavallı, çocukça bir duruma düşüşü hazin. İkincisi zaman zaman takındığı aşırı partizanca tavır. Bir edebiyatçının sanatıyla siyasi hayatı belli bir dengeyi koruyabilmeli. Sanatkârın gazabı ve kini de sanatkârca olmalı. Tanpınar, kitabımda bahsettiğim gibi biraz tahmin ettiğim, fakat daha çok izahta güçlük çektiğim, belki psikolojik, bazı sebeplerle bu dengeyi adamakıllı bozuyor.       

Hem Tanpınar'ın hem Kaplan'ın öğrencisi oldunuz. “Kaplan'ın hocalığı âlimane idi, metotlu idi, Tanpınar'ınki ise şairane ve sanatkârca.” diyorsunuz. Hangisine daha yakın hissediyorsunuz kendinizi?

Ben hocalığımda ve ilmî çalışmalarımda hep Kaplan gibi olmaya çalıştım. Zaten belki mizacım da böyle idi. Tanpınar gibi bir dilim, ifadem, kültürüm olmasını elbette isterdim ama bunlar ayrı şartların, ayrı kabiliyetlerin ürünü. Yalnız Kaplan'ın tavrının daha akademik olmasına mukabil benim dilim biraz daha Tanpınar'ın denemeciliğine yakın.

Tanpınar'ın hayatında onun bir tür vârisi olan Mehmet Kaplan'ı görmek çok zor. Aralarında neden böyle bir mesafe vardı?

Efendim ben mizaca, mizacın da kaderle ilgisine inanırım. Tanpınar ve Mehmet Kaplan aynı bilim alanının, aynı kürsünün mensupları olmakla beraber mizaç bakımından hemen tamamen farklı insanlardı. Bununla beraber ilk karşılaşmalarından Tanpınar'ın ölümüne kadar aralarında hiçbir geçim problemi olmadan dost kaldılar (bugün maalesef pek çok üniversitemizde, aynı kürsüde, aynı bölümde bulunanların çoğu birbirleriyle husumet halindeler). Ölümünden sonra da Kaplan'ın ona saygısı eksilmediği gibi belki bu kadar tanınmasında da en önemli âmil oldu. Tanpınar derbeder, dağınık, hocalığı pek sevmeyen, bohem bir yaşayıştan hoşlanan ve çevresi de çok defa bu hayata yakın insanlardan oluşan biriydi. Bedenî ve psikolojik birtakım sıkıntıları onu sürekli huzursuz ediyordu. Kaplan ise hocalığında da, evinde de disiplini seven, düzenli bir insandı. Hemen hiçbir zaman bozulmayan uyuma ve uyanma saatleri vardı. Evliyken de, eşi öldükten sonra da hep düzenli bir ev hayatı oldu. Geçen gün, Tanpınar'ın cenazesinde bulunmuş olan bir dostum, Kaplan'ın o sırada yaptığı bir konuşmada sarf ettiği bir cümleyi söyledi ki, aralarındaki mesafeyi çok güzel açıklıyor. Demiş ki Kaplan: “Hamdi Bey'in geceleri vardır, derler. Gecelerini bilmem, fakat gündüzlerini iyi bilirim”.

Tanpınar'ın nesir yazıları için “Onu okurken insan bir ideolojinin dar sınırları içinde boğulmaz, tabiatın, tarihin, sanatın, gerçek ve hayalin geniş ufuklarında nefes alır.” diyen Kaplan'a katılmadığınızı söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Tanpınar'ın edebiyat tarihinde, makalelerinde ve denemelerinin çoğunda bir ideolojinin dar sınırları içinde kalmadığı muhakkak. Katılmadığım husus, denemelerinin bir kısmında, daha sonra da 27 Mayıs'ı takip eden üç yazısında tek parti ideolojisine olan saplantısı ve bunun tezahürü olan ifadeleridir. Peşin söyleyeyim ki, bu tarafı onun değerlerine, büyüklüğüne halel getirmez. Fakat ne yapalım ki, bu da gerçektir. Tanpınar hakkındaki çalışmamın asıl biyografi bölümlerinin hiçbir yerinde bu tarafı üzerinde durmadım. Ancak üçüncü bölüme eklediğim iki bahiste, politik hayatı ile günlüklerini ele aldığım iki yazımda bunlara temas ettim. Bu tarafıyla görülüyor ki, o demokrasiye inanmıyor ve tek parti rejimini benimsiyor. Böyle bir tek partinin de sadece CHP olması düşüncesinde. Aslına bakılırsa bu düşüncesi onun dünya görüşüyle, tarih anlayışıyla, Türk milletinde varlığına ve devam etmesi gerektiğine inandığı değerlerle çelişkilidir. Fakat partizanlık pek çok Türk aydınının iflah olmaz hastalığıdır. Kaplan hocam da onun bu tarafını bilirdi ama o ifadesinde bunu görmezlikten gelmiş olmalıdır.

Tanpınar'ın günlükleri yayımlandığında çok tartışılmıştı. Siz de bu gelişmeyi kitapta “Onu şahsiyetiyle ve eserleriyle tanıyanların dünyasına da küçük bir bomba gibi düştü.” diye tanımlıyorsunuz. Günlükler sizin Tanpınar'a bakışınızı değiştirdi mi?

Şimdi, bu günlükleri benim açımdan, birkaç noktada izah edeyim. Evvelâ 27 Mayıs darbesine uğrayan iktidar mensupları hakkındaki tükenmez kinini zaten biliyorduk. Bunlar biraz daha netlik kazanmış oldu. Beni şaşırtan, bu günlüklerde başta Yahya Kemal olmak üzere en yakın dostlarından, hatta kendisinin hizmetinde olanlardan bile birtakım nahoş ifadelerle bahsetmesidir. Ama Tanpınar'ı sadece bazı eserleriyle tanımış olanları daha çok şaşırtmış olduğu muhakkaktır.

Tanpınar sizin için nev-i şahsına münhasır biri. Şu ifade de sizin: “Ama dostları, meslektaşları yaşıtları için de öyle miydi şüpheliyim.” Çevresi Tanpınar'ı sevmez miydi?

Şüphesiz gerçekten sevenler, takdir edenler vardı. Nitekim bunlar daha sağlığında, ilk kitapları çıktığı zaman seviyeli tanıtma yazıları yazan meslektaşlarıdır. Bunlar da onun bir ötesindeki halkanın mensuplarıdır. Asıl iç halkadaki dostları, yahut dost zannettikleri ise Tanpınar'ı biraz küçümseyerek seyrederler. Sevilmiyor değil, şüphesiz seviyorlardı ama bir sanatkâr olarak, bir hoca olarak takdir ediyorlar mıydı, bundan emin değilim. Çevresinden ve hatıralardan benim edindiğim intiba böyle. Yanılıyor da olabilirim. Ancak bir de çevresiyle ilgili olarak kendi intibaları var. Günlüğünün son sayfalarında, yani ölümüne yakın yazdıkları arasında denemelerinin, hikâyelerinin, şiirlerinin yeteri kadar, hatta hiç ilgi görmediğinden şikâyetçi. Bütün bunları kendisine karşı yapılan bir sükût suikastı olarak görüyor ki haksız da değildir.

Bugün Tanpınar'ın kitapları yaklaşık 18 dile çevriliyor, onun adını taşıyan festivaller düzenleniyor. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz? Bu eşikteki adam günümüz insanına ne söylüyor?

Tanpınar'ın on sekiz dile çevrilmekte olduğunu ben de duydum. Şaşırtıcı, bir o kadar da memnuniyet verici bir haber. Bir Türk romancısının, şairinin, fikir ve edebiyat adamının herhangi bir özel pazarlama faaliyeti olmaksızın böyle uluslararası bir faaliyete konu olması belki de ilk örnektir. Bu bakımdan şaşırtıcı buldum. Aslında Türk aydını ve okuyucusu da Tanpınar'la geç ilgilendi. Ancak 1970'li yıllardan sonra çeşitli eserleri; kültür, siyaset, sanat, edebiyat hakkındaki görüşleri ele alınmaya, münakaşa edilmeye başladı. Pek çok kitabı da o tarihlerden sonra tekrar tekrar basıldı. Şimdi ölümü üzerinden yarım yüzyıl geçti. Edebî eserlerinin sanat değeri daha iyi anlaşıldığı, takdir edildiği gibi insanlık, memleketimiz ve milletimiz hakkındaki görüşleri ve değer yargıları da daha dengeli ve sağlıklı görünüyor.

Tanpınar ile ilgili hâlâ gün yüzüne çıkmamış mektuplar, belgeler var mı?

Bunu ümit edebiliriz tabii. Epey ayrıntılı bir hayat kronolojisi çıkarmaya gayret ettim. Fakat yine de yıllar arasında boşluklar oluyor. Meselâ milletvekilliği sona erdikten sonra Ankara'da, ortaöğretim müfettişi olarak geçirdiği iki yıl ne oldu, bilmiyoruz. Buna benzer daha kısa boşluklar da var. Bunları aydınlatacak belgeler bulunabilir. Tanpınar'ın, kendisine gelen bütün mektupları sakladığı söylenmiştir. Bunların hiçbiri yok. Başkalarına yazdığı mektuplar yayımlanmışsa da beklenmeyen bir yerlerden bunların da yenileri çıkabilir. Başka yeni belgeler zuhur eder mi, bilemiyorum.

Musa İğrek
Kitap Zamanı, Sayı: 51
7  Nisan 2010


Comments