‘Bütün eserleri’ aslında kimin eseri?

Cemil Meriç’in “bütün eserlerini” yayına hazırlayan oğlu Mahmut Ali Meriç, 2006 yılında yayımlanan Kırk Ambar’ın yeni baskısında babasının eserlerine müdahale ettiğini açıklamıştı. O dönemde çok tartışılan bu konuyu Aksiyon dergisi, Muhsin Öztürk imzalı bir haberle sayfalarına taşımıştı. Mahmut Ali Meriç’in bu tutumu farklı yazarlar tarafından eleştirildi, tepkiler dile getirildi; ne var ki, ne Mahmut Ali Meriç ne de İletişim Yayınları eleştirilere cevap verdi.

Enis Batur, 15 Temmuz tarihli Cumhuriyet Kitap’ta yayımlanan “Çok Kritik Bir Kritik Yayın” başlıklı yazısında konuyu tekrar gündeme getirdi ve Cemil Meriç’in kitapları için uygulanan ‘eleştirel basım’ yöntemini eleştirdi. Batur özetle, Cemil Meriç’in eserlerine oğlu Mahmut Ali Meriç tarafından yapılan müdahalenin “çizmeyi aşan” özellikler taşıdığını ve “kabul edilemez” olduğunu söylüyordu.

Dahası, Meriç’in eserlerinin özgün halini çarpıtan, yazıların ve parçaların yerini değiştiren bu tür müdahalelerde yayıncının da suçu paylaştığını belirtiyordu. Cemil Meriç külliyatı tek örnek değil; başka yazarların “bütün eserleri”ne de benzer müdahalelerin yapıldığını biliyoruz. Yayın dünyamızda tutarlı bir editörlük işleyişinin yerleşmesi için çok önemli olduğuna inandığımız bu tartışmayı yeniden gündeme getirmek istedik. Batur’un deyişiyle, “ciddi bir biçimde tartışılması gereken bir durum var önümüzde”.

Bu bağlamda, yayıncılara ve yazarlara sorduk: Artık hayatta olmayan yazarın özgün metnine yayıncı veya yazarın vârisleri tarafından müdahale edilmesini doğru buluyor musunuz? Yazarın “Bütün Eserleri”nin yayına hazırlanmasında ölçüt ne olmalıdır? Mahmut Ali Meriç ve İletişim Yayınları bu konuda suskun kalmayı tercih etti.

Mahmut Ali Meriç ne yazmıştı?

“Birinci bölüm içerdiği yazılarla ‘edebiyatın pek az işlenmiş ana meselelerine ışık’ tutuyor; ikincisi ‘çağımızın belli başlı problemleri’ne. Yani her bölüm aslında birbirinden bağımsız. Ayrıca tek başına bir kitap oluşturacak kadar da hacimli. Eklediğimiz dipnotlarıyla, özellikle de Cemil Meriç’in diğer kitaplarından aktardığımız yazılarla daha da büyüyen bu bölümleri iki ayrı kitap halinde okuyucuya sunmanın daha isabetli olacağını düşündük. Böylece 1980 yılının 487 sayfalık büyük boy Kırk Ambar’ı, iki yirmi ambardan yine aslında bir Kırk Ambar’a tekabül edecek şekilde düzenlenmiş oldu.

1974’ten 1986’ya uzanan bir zaman dilimi içinde gün ışığına çıkan Cemil Meriç’in eserlerinin bir külliyat halinde yeniden basılmasından istifade ederek, bu eserlerin arasında bir bütünlük sağlamak, yani hiç olmazsa konular arasında bir atıflar ağı kurmak, birbirini tamamlayan ama çeşitli eserlere dağılmış yazıları bir araya getirmek, külliyatı biraz daha sistematikleştirmek, daha metodik kılmak, yazarın aynı konudaki benzer, bazen değişik, bazen zıt düşünce ve hükümlerini olduğunca bir arada sunabilmek istedik.” “Giriş”, Kırk Ambar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006

Rasim Özdenören: Yazar, ölümüyle son noktayı koymuştur

Bu tür müdahaleleri kesinlikle doğru bulmuyorum. Ahlâka uygun da bulmuyorum. Yazar, ölümüyle eserine son noktayı koymuştur. Bu tür uygunsuz bir müdahaleyi rahmetli Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanının başında Nâzım Hikmet’e yaptığı ithafın kaldırılması olayında da gördük. Edebiyatımızın iki mümtaz kişiliği kendi aralarında yaptıkları şiddetli polemiklere rağmen ve o polemiklerden sonra bile birbirleriyle olan kişisel ilişkilerinde belli bir sınırı daima korumuşken, Safa’nın ölümünden sonra yayıncının Nâzım Hikmet’e ilişkin ithafı kitaptan silip kaldırması her iki yazarın hatırasına saygısızlık olmuştur. Benzer bir olay Necip Fazıl Kısakürek’in Babıâli adını taşıyan hatıra-izlenim kitabında da yaşanmıştır. Kimin dahliyle gerçekleştirildi bilmiyorum; üstadın sağlığında orada yer almış olan bazı pasajlar, birileri tarafından saygısızca kaldırılmıştır. Kraldan çok kralcı olanlar, sözüm ona krala saygı adına geçmişe en büyük saygısızlığı yaptıklarını, ah, bir fark edebilseler!

Semih Gümüş: Vârisler karışmamalı

Ben öteden beri telif haklarının 70 yıl süreyle korunmasına karşı çıkıyorum. Uluslararası sözleşmelerden aldığı için gücünü, bu yasaya karşı çıkmak belki hukuksal bir sonuç doğurmayacak. Ama bu önemli değil. Önemli olan, telif haklarının korunma biçimine ilişkin doğru tutumun ne olduğu. Kendim de yayıncılıktan başka bir iş yapmamama karşın, telif hakkının yazarın ölümünden sonra yakınlarınca zapturapt altına alınmasını hâlâ anlayabilmiş değilim. Hayattayken babasını reddeden oğlun, ölen babanın telif haklarından doğan paraları alması hukuken el koyma sayılmaz mı? Yapılan belki yasaldır yasal olmasına, ama burada etik ile hukuk arasında büyük bir boşluk doğuyor. Sonunda telif hakları yazarların ölümünden sonraki yetmiş yıl boyunca mirasçılarının kucağına bırakıldı. Alanların emaneti nasıl kullandıklarına bakınca, içinizin burkulmaması olanaksız.

Kısacası, yazarın alın teri, göz nuru, yaratıcılığı, on yıllar boyu biriktirdiği emeğinin sonucu olan telif haklarının, yetmiş yıl gibi, içine iki kuşağın sığdırılabileceği uzun bir süre boyunca birilerinin eline düşmesini tamamıyla yanlış buluyorum. Yakınları, yazarın bazı yazdıklarından hoşlanmamıştır, izin vermezler, oldu bitti! Bu arada yayımlatırlar, ama anlamadıkları işlere yaklaşma cesaretiyle neler ederek! Yazarın kitaplarına alınmasını kesinkes istemediği notlarını derleyip toplayıp kitaplara dönüştürürler. Yayıncılar ve editörleri yazarların ve şairlerin özgün yapıtlarını yok edecek “tarihsel belgeler” yaratmaya kalkışırlar. Asıl yaratıcı nasıl olsa yaşamadığı için, bütün bunları yapmaya yetecek koskoca bir yetmiş yıl vardır önlerinde. Ben de bir zamanlar, ölümünden sonra Edip Cansever’in bütün şiirlerinin, şairin hiç mi hiç istemediği biçimde yeniden düzenlenmesine karşı çıktığım için yakınlarından zılgıt yemiştim.

Cemil Meriç’in oğlunun kullandığı tasarruf da ne hukuka uygundur, ne de yapıta karşı gösterilmesi gereken etik tutuma. Enis Batur haklıdır. Örneklerini daha önce de birçok kere gördüğümüz gibi, yazarların ve şairlerin kendi yaptıklarına vârisleri kesinlikle karışmamalı ve yayıncılarla editörler de kendini bilmez vârislerin niyetlerine alet olmamalı.


Ayfer Tunç: Tek ölçütüm var, yazar ne yazdıysa o!

Yazarın/sanatçının ölümünden sonra vârislerine geçen ve 70 yıl süreyle yakınlarını telif hakkı sahibi yapan uygulamaya karşıyım. Bunun bütün dünyada uygulanan evrensel bir düzenleme olması, karşı olmamı engellemiyor. Çünkü sanat yapıtını miras hukukuna tâbi bir mal olarak göremiyorum. Öte yandan yayıncılık yaptığım süre içinde pek çok vâris gördüm. Büyük çoğunluğu ellerindeki hakkı onlara bir tür şöhret sağlayan bir güç veya para basma makinesi olarak görüyorlardı. (Yazarın bıraktığı yapıtlara doğru bir biçimde sahip çıkan çok az sayıdaki vârisi, örneğin Necatigil ailesini takdirle anıyorum.)

Genç yaşta ölen ve hiç kitabı yayımlanmamış bir şairin kitabını basmak istediğimizde, ağabeyinin kurduğu cümleyi unutamam: “Ya yirmi bin basarsanız da bana bin bastık derseniz?” Kitabı yayımlanamadan ölen o genç şairin yapıtı vârisinin para odaklı ve kuşkucu bakış açısı nedeniyle hiç yayımlanamadı ve şair yoklara karıştı. Bence bir yazar/sanatçı öldüğü zaman telif hakkı serbest kalmalı. Bunun yaşadığımız maddi dünyaya korkunç gelen bir fikir olduğunun farkındayım. “Nasıl yani? Bir para basma makinesini herkesin malı mı yapalım?” Bu biçimde söylenmese de yaygın görüş budur ve sanat yapıtını zedelemek için birebirdir. Fazla iddialı ve aşırı bir görüş ileri sürüyorum ama bence bir telifin serbest kalması fırsatçılar ile gerçekten saygı duyanları eşit hale getirir, sanat yapıtını gerçekten kamunun malı yapar, tarihin değerlendirmesine bırakır.

Eleştirel basımlarda tek bir ölçütüm var: Yazar ne yazdıysa o! Yapıta müdahale edenin oğlu, yayıncısı veya saygın bir uzman olması durumu değiştirmez. Ana metnin dışında kalmak şartıyla, dipnotlar, önsöz, sonsöz vs. gibi yardımcı metinler kullanarak bir yapıt eleştirel hale getirilebilir ama yazarın virgülünü bile değiştirmeye çocukları da dâhil olmak üzere hiç kimsenin hakkı yoktur.

Yeri gelmişken bir örneğe değinmek istiyorum. Tartışmanın devamı geldi mi bilmiyorum ama geçenlerde folklor araştırmacısı İlhan Başgöz Radikal gazetesine yazdığı bir yazıda Nâzım Hikmet’in şiirlerini gündeme getirmiş ve “benim aklımda kalan biçimi” ifadesini kullanarak bazı değişikliklerden söz ederek bir liste vermişti. Verdiği listede en çok ilgimi çeken “gâvur” sözcüğünün “düşman” olarak değiştirilmiş olması oldu. İlhan Başgöz saygın bir araştırmacıdır, “aklımda kalan” ifadesinin yeterli olmadığını elbette bilir, ben bu cümleyi ilgili kişilere yöneltilmiş nazik bir soru olarak değerlendirdim ve çok merak ettim. Bu değişiklikleri Nâzım Hikmet kendi mi yaptı? Asım Bezirci mi? Bilmiyorum. Ama her iki durumda da edebiyat tarihine, Nâzım Hikmet biyografisine, toplumsal ve siyasi tarihimize eklenmesi gereken satırlar var.

Abdullah Uçman: Kimsenin müdahale hakkı yok

Bu konuda Enis Batur yerden göğe kadar haklıdır. Yazarın bizzat kendisi ne yazmışsa, onun kaleminden ne çıkmışsa, vârisleri de, yayıncılar da onu kabul etmek zorundadır. Siz beğenmediğiniz bir metne müdahale ederseniz, o metnin otantik olma özelliği kalır mı? İki yıl önce aynı şekilde Can Yayınları da Cahit Sıtkı Tarancı’nın o harika eseri Ziya’ya Mektuplar’ı aynı şekilde, çeşitli müdahalelerle yayımlamıştı. Bu baskıyı görünce çok üzüldüm ve bir öğrencime bununla ilgili Türk Edebiyatı dergisinde bir yazı yazdırdım.

Yıllar önce Rıza Tevfik’in terekesinden Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem’in (Bolayır), Edebiyat-ı Cedîde’nin teşekkülü ve dağılmasıyla ilgili 25 sayfalık bir mektubu çıkmıştı; bunu yayına hazırladım, ancak mektupta özellikle Cenab Şahabeddin ve Halid Ziya ile ilgili galiz ifadeler yanında küfür denebilecek sözler vardı. Bunları çıkarıp çıkarmamakta çok tereddüt ettim ve sonunda bazı hocalarımın da görüşlerini alarak “Edebiyat-ı Cedîde’ye Dair Ali Ekrem’den Rıza Tevfik’e Bir Mektup” (İstanbul 1997) adıyla, mektubu olduğu gibi, yani sansürsüz yayımladım. Bu konudaki görüşüm kesin olarak şudur: Ne yayıncının, ne vârislerin ne de eseri hazırlayanların metne müdahale etmeye hakları vardır; bu hem bilimsel ahlâka aykırıdır, hem de o metnin yazarına saygısızlıktır.

İbrahim Yıldırım: Yayınevleri daha duyarlı olmalı

Büyük sözler edip konuya bilimsel yaklaşmanın ve bazı yayıncı jargonlarına sığınmanın hiç gereği yok: Enis Batur haklı. Çünkü Cemil Meriç’in eserine -iyi niyetle yapılmış olsa da- oğlu tarafından müdahale edilmektedir. Buna bir tür critique denilebilir mi, bilmiyorum, daha doğrusu emin değilim. Ama şurası kesin: Miras kalan düşünce yapıtıdır, taşınmaz değil. Kaldı ki bazı taşınmazlar bile koruma altına alınmıştır; izin almadan ne tadil edebilirsiniz ne de tamir! Öte yandan, bu tartışma yeni değil, dört yıl önce aynı minvalde yazılar yazılmış, yayınevi ve Mahmut Ali Meriç eleştirilmişti. Demek ki mesele kritik olmanın ötesine geçme eğiliminde; korkarım bu gidişle kronikleşecek.

Bir okur olarak yayınevlerinin daha duyarlı olmasını beklemek sanırım benim de hakkım. En azından yirmi yıl önce edinip okuduğum Kırk Ambar’dan (ya da yenisinden) kuşku duymamın önüne geçecek kurumsal yaklaşımlar içinde olunmalıydı. Bu soruşturmayı fırsat bilip beni tedirgin eden, bazılarınca önemsenmeyen ama bence oldukça kritik olan iki müdahaleye daha değinmek istiyorum.

Birincisi kitap adları: Gregor Samsa’nın öyküsünü Değişim adıyla okuyan kuşağım, yıllar sonra Dönüşüm adıyla karşılaşmış; ancak bununla da yetinilmemiş¸ kitap Metamorfoz adıyla da yayımlanmıştı. Gönülçelen’in Çavdar Tarlasında Çocuklar olarak basılması ise benim için üzüntü ve gönül kırgınlığı yalnızca. Çevirmen ve yayınevi değişince, benimsenen, hatta edinilmiş duyguya dönüşen kitap adlarına mutlaka müdahale mi edilmeli? Ecinniler’in Cinler’e; Ezilenler’in Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’a dönüşmesine gelince, bu tutumu Dostoyevski konusunda okur zihnime müdahale olarak değerlendiriyorum.

Yıllar önce Eskici ve Oğulları adıyla okuduğum Orhan Kemal romanının 2004 yılında Eskici Dükkanı adıyla yayınlanmasını, 2009 yılında tekrar Eskici ve Oğulları’na dönülmesini ise anlamış değilim. İkincisi ise yazarların bitmemiş, dolayısıyla eser olamamış yazılarının “bütün eserleri” kapsamında sunulması: Aydaki Kadın’ı Tanpınar’ın, Canistan’ı Atılgan’ın külliyatına iyi niyetli müdahaleler olarak görmeme karşın, kritik de buluyorum. Öte yandan, yarım kalmış Eylembilim’in “Bütün Eserleri” arasında yer almasının Oğuz Atay ironisine çok yakıştığı kanısındayım.

İlknur Özdemir: Eleştirel basımın sınırı tayin edilmeli

Enis Batur’un 15 Temmuz tarihli Cumhuriyet Kitap ekindeki yazısını okuduğumda gerçekten irkildim. İki nedenle: Enis Batur bu kadar sert bir yazı kaleme aldığına göre gerçekten çok öfkelenmiş olmalıydı. İkincisi de, Cemil Meriç’in metinlerine, hem de bizzat ailesi tarafından Sayın Batur’un belirttiği ölçüde müdahale edilmesinin şaşırtıcı olması. Söz konusu yeni basımları okumadım, müdahalenin çapını ancak Sayın Batur’un yazdıklarından öğrendim. Bu bakımdan söyleyeceklerim Cemil Meriç’in kitapları bağlamında değil, sadece genel çerçevede düşünülmelidir.

Sayın Batur’un yazısının bir yerinde yer alan, “Bir yapıtın, yazarın ölümü sonrası gerçekleştirilen ‘gözden geçirilmiş, düzeltilmiş, notlanmış’ basımlarında uygulanan tekniklerin kuralları vardır ve o kuralları oluşturan sınırlar söz konusudur” cümlesine katılıyorum. Ancak olayı sadece teknik açıdan görmekten yana da değilim. Yazarın kendi seçimi olan parçaların sırasını değiştirmek yanında, güncellemeler yapmak, eksikleri ya da eksik addedilen şeyleri tamamlamak, yazarın iradesine, tercihine, takdirine müdahale olacaktır. Yazar önce kendisi sonra çağdaşları için yazar. Artık hayatta olmayan ve itiraz etme şansı bulunmayan yazarların metinlerini, özellikle de o dönemi ve o yazarın üslubunu bize aktaracak metinler olarak görüp gerekli ve sınırlı düzeltiler dışında olduğu gibi bırakmanın bize yazarı daha iyi tanıtacağını düşünüyorum. Eleştirel basımın sınırını tayin etmek çok önemlidir.

Sevengül Sönmez: Kitabın iç düzeni bozulmamalı

Bir yazarın/şairin ölümünden sonra bütün eserlerini yeniden yayımlamakla ilk kez yayımlamak arasında büyük bir fark olduğunu belirterek başlamalıyım. İlk kez yapılan yayınlarda neyin ne kadar yayımlanacağının tayini gerçekten çok zor. Dolayısıyla da bu durumda zaten söz çoğunlukla vârislere ya da onların belirlediği yayıncıya kalıyor.

Bütün eserlerinin yeniden yayımlanmasına gelince, yazarın/şairin ölmeden önce gördüğü son baskı, ölümünden sonra yapılacak yayınlar için asıl metin olmalı bütün eklemeler, notlamalar vb. bu baskı esas alınarak yapılmalıdır. Bütün Eserleri’ni yayımladığım için Sait Faik’in eserlerinde izlediğimiz bir yöntemi örnek verebilirim: Sait Faik’in Havada Bulut 1951’de yayımlandığında Büyük Doğu’daki tefrikasında bulunan “1 Nisan’da Bir Erik Ağacı İle Konuştum” ve “Mehmet Bey’e Göre” adlı iki öykü kitaba alınmamış. Bu öykülerin yerlerini kitabın içinde işaret ettik ve öyküleri sona ekledik. Böylece kitaba gereken ekleri yapmış ama yazarın onayladığı baskıya müdahale etmemiş olduk. Zaten bir şey eklemek bu tür basımlarda en kolay çözülen sorun.

Kabul edilemeyen, değiştirmeler ve eksiltmeler. Değiştirmeler bir tür müdahale, eksiltmeler ise sansür olarak kabul edilmeli ve eleştirilmeli. Mahmut Ali Meriç’in Kırk Ambar’da yaptığı müdahaleler konusundaki düşünceme gelince: Bana kalırsa öncelikle Cemil Meriç’in kitapları orijinal halleriyle basılmalıydı. Hiçbir şey eksiltilmediği sürece orijinal baskıya notlar eklemek de mümkün elbette. Ancak kitapların iç düzenini, yapısını bozacak ve bazı şeylerin atıldığı bir basım yolu hiç izlenmemeliydi. Mehmet Ali Meriç ya da bir başkası sistematik, karşılaştırmalı, notlu ya da eklemeli (ama kısaltarak değil) bir tür eleştirel basım hazırlamak isterse bunun çok yararlı olacağı ise ortada.

İrfan Sancı: Yazardan çok editörün ruhunu taşıyan basımlar

Bir yayıncı olarak yazarların Bütün Eserleri’nin yayımlanmasını tabii ki doğru buluyorum. Bunların arasında yazarın hayattayken yayımlamadığı ya da tamamlayamadığı çalışmalar da yer almalıdır. Ancak buradaki temel ölçüt yazarın eserlerine müdahaleyi asgari düzeyde tutmak olmalıdır. Aksi takdirde yapılan her müdahale bir “kaymaya” sebep olur ki, bu durumdan en fazla zarar gören yazarın kendisi olur.

Ayrıca vâris olmak bu hakkı sana vermemeli. Sen elinde bulundurduğun yasal hakkı asıl sahibinin bıraktığı şekilde korursan daha hayırlı bir iş yapmış olursun. Doğrusuyla yanlışıyla, eksiğiyle oluşmuş bir “toplamı” yeniden dizayn etmeye kalkışmak, yazarı tartışılır hale getirir ki, buna kimsenin hakkı olmamalı. Bırak bazı şeyler de eksik kalsın. Bir kez müdahaleye kalkıştın mı bunun sonunun olmadığını çoğu zaman gördük. Aileler bu konuda genellikle problem teşkil ediyorlar.

Tabii ki yazıları kitap haline getirirken kimi düzenlemeler editör ve yayıncı işbirliğiyle yapılmalıdır. Bu düzenlemeler yapılırken yazarın önceki kitaplarında benimsediği anlayışın dışına çıkmamaya dikkat etmek gerekir. Bu noktada yayıncılara da önemli bir sorumluluk düşüyor: Yazarların eserlerini olabildiğince değişikliğe uğratmadan yayımlamak ve örneklerini gördüğümüz, yazardan çok editörün ruhunu taşıyan basımlara çanak tutmamak.

Musa İğrek

Kitap Zamanı

Sayı 56

06/09/2010

Yorumlar