Kırmızıyı arayan ustanın tutkusu


Klasik devir Osmanlı çini sanatının dikkat çeken en önemli özelliği, 16. yüzyılda İznik atölyelerinin büyük bir ‘teknik’ zaferi tanımlanabilecek hafif kabarıkça, parlak mercan kırmızısının kullanıldığı çinilerdir. Süleymaniye Camii, Rüstem Paşa Camii, Sokullu Mehmet Paşa Camii, Piyâle Paşa Camii ve Takkeci İbrâhim Ağa Camii bu gizemli mercan kırmızısının günümüzde de görülebileceği çinileri barındırır. Orhan Pamuk Benim Adım Kırmızı romanının aynı başlıklı bölümünde bu rengin nasıl “harika bir kırmızı” olduğunu şöyle anlatır: “Ne de güzeldir beni bekleyen bir yüzeyi kendi muzaffer ateşimle doldurmak! Benim yayıldığım yerde gözler parıldar, tutkular kuvvetlenir, kaşlar kalkar, yürekler hızlanır. Bakın bana; ne kadar güzel şey yaşamak! Seyredin beni; ne güzeldir görmek. Yaşamak görmektir. Her yerde görünürüm. Hayat benimle başlar, her şey bana döner, inanın bana.”

İznik çinisi, 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gerilemeye paralel olarak, çini ustalarının paralarının ödenmemesi ve ucuz malzemelerin kullanılmasıyla değerini yitirmeye başlar. 18. yüzyılda çini sanatı devrini tamamlar ve ustalar da arkalarında pek de yazılı belge bırakmadan bu sanatın sırrını kendileriyle birlikte götürür. İznik çinisi, yüzyıllar sürecek bir sessizliğe bürünür. 20. yüzyıla gelindiğinde ise Faik Kırımlı (1935-2011) bir gün Kapalıçarşı’da antikacı arkadaşının gösterdiği İznik çini parçalarıyla karşılaşır. Bu onun için bir nevi milat olur ve ömrünü İznik çinisinin sırrını arşivlerde bulmaya adar. Sanat tarihçisi Celal Esad Arseven’e danışır. Arseven çok uğraştıklarını fakat bu mercan kırmızısının nasıl elde edildiğini bulamadıklarını söyler. Topkapı Sarayı arşivlerini, belgeleri, risaleleri araştırmaya başlayan Kırımlı’nın derdi, o ‘sırlı’ kırmızıyı elde etmektir. İznik çinisinin sırrını çözmek için kendini vazifeli sayar ve “Eninde sonunda seni yakalayacağım, nereye gidersen git.” der.

“Çini bir ateş oyunudur”

Bu tutkusu Kırımlı’nın tam yedi yılını alır. Yazılı kaynaklardan umudunu keser, deneme yanılma yoluyla İznik çinisini elde etmeye çalışır. Sabırla ilerleyen Kırımlı’nın, bu teslimiyeti bir süre sonra sonuç verir ve İznik çinisini doğduğu topraklarda üretmeye karar verir. 1985’te İznik’te bir elin parmağını geçmeyen ustalarla fikir alışverişinde bulunur ve orada bir fırın açar. İstanbul’a döndüğünde burada da bir atölye kurar ve çalışmaya başlar. İznik çinisinin sırrını yaklaşık üç yüzyıl sonra çözmüştür artık. Sanat tarihçisi Nurhan Atasoy’un deyişiyle Kırımlı, klasik İznik çinisindeki mercan kırmızısına en çok yaklaşabilen çağımızın bir sanatçısıdır. Onun bu çabası, günümüz çiniciliğinin yeniden keşfedilmesinin temelini oluşturur ve ardında birkaç talebe bırakır. Kırımlı’ya göre “Çini bir ateş oyunudur. Renklere ve kaliteye ateşle hâkim olunur. Toprak, astar ve ‘sır’ın uyumudur çini.”

Kırımlı’nın eserleri ölümünün ardından ilk kez sergileniyor. Küçükçekmece Cennet Kültür Merkezi’nde, Erkan Doğanay’ın küratörlüğünde açılan “Amel’i Faik, İznik Çinisi’nin İzinde” başlıklı retrospektif sergide, sanatçının çeşitli koleksiyonlardan derlenen 150 kadar eseri yer alıyor. Sergide Hilye-i Şerîfler, Kâbe tasvirleri, kelime-i tevhidler, ayetli panolar, tabaklar, ölçekler, karolar, kandil ve buhurdanlıklar yer alırken, Kırımlı’nın özellikle baharı andıran çiçekli panoları dikkat çekiyor. Sergide mimar, koleksiyoner İbrahim Hakkı Yiğit, Kırımlı’nın son dönem resim çalışmalarına odaklı bir bölüm oluşturmuş. Tuval ve karton üzerine yağlıboyalar Kırımlı’nın naif bir ressam olarak da portresini sunuyor. Sergi, 20 Ocak 2014 tarihine kadar açık kalacak.

Kırımlı’nın basılmayı bekleyen çini kitabı

Semih İrteş sergi kataloğunda Kırımlı’nın vefatı dolayısıyla yayımlanamayan ve usta sanatçının çini konusundaki birikimlerini anlattığı bir kitabından söz eder: “Faik abimizin vefatından bir ay önce görüşmüştük ve benim yirmi senedir beklediğim sözü kendisinden duymuştum. ‘Semih, kitap hazır gel al.’ ne kadar mutluydum bu cümleden. (...) Ertesi gün ziyaretine gittiğimde bir klasör içinde 162 sayfalık daktilo edilmiş kitabı verdi ve konuyla ilgili resimler de zarflar içinde numaralanmış vaziyette idi. Kitap için bazı detaylardan bahsettiğinde resimler yeterli değildi, sonra bunların bazılarının benim arşivimden temin edileceğini söyledi. Faik abimizin bu isteğinin şimdi bana vasiyet olduğunu söylemem gerekir.”

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
28/12/2013

Yorumlar