Çok yazmak zararlı mı?

Isaac Asimov - Stephen King - Joyce Carol Oates
Az mı yazıyorum, çok mu? Her yazar, yazı serüveninin bir noktasında bu soruyla yüzleşmiştir. Edebi üretimde nitelik­–nicelik tartışmasını akla getiren sorunun herkes için farklı bir cevabı var. Mesela Hüseyin Cöntürk gibi, “Şüphesiz ki çok yazmak, mutlaka kötülüğün işareti değildir.” diye düşünenler çoğunlukta. Gelgelelim, bir sonraki kitabını yayımlamadan önce ne kadar beklemesi gerektiği sorusu, her yazar için huzursuz edicidir.
Okurlar belli aralıklarla, kimi zaman ayını bile şaşırmadan, sıkça kitap yayımlayanlara da senelerce susan yazarlara da aşinadır. İlk sınıfa dahil edilebilecek isimlerin verimli bir yazı hayatı olduğunu düşünürüz. (Burada Ali Püsküllüoğlu’nun “verimli” sözcüğü için verdiği yan anlama bakalım: “Çok yapıt veren, çok yazan.”) Öte tarafta, fazla üretim, sadık okurlarının bile bir yazarı takip etmesini güçleştirebilir.

Bir yazar ‘çok üretken’ olabilir mi?

Stephen King, geçen ay New York Times gazetesinde bu konu hakkında bir yazı kaleme aldı. “Bir romancı çok üretken olabilir mi?” başlıklı yazı üretkenlik konusunu yeniden tartışmaya açarken, King kendisine yöneltilen eleştirilere de cevap veriyordu. Yetenekli yazarların uzun aralıklarla kitap yayımlamalarının kendisini çıldırttığını, fakat bu titizliği anlayışla karşıladığını dile getiren King şöyle diyor: “Hepimiz kitaplarımızı farklı sıklıklarda kaleme alırız. Özenli yazarlar, her kelimenin kıvamında yazılmasına dikkat eder. Bu, onların tembel oldukları anlamına gelmez. Kendi tecrübemden yola çıkarak diyebilirim ki acele işe şeytan karışır. Hayat kısa ve nihayetinde hiçbirimiz gerçek anlamda üretken değiliz. Ölüm geldiğinde yaratıcılığın kıvılcımı söner.” Elli beşten fazla kitap yazdığını belirten yazar devam ediyor: “Bir yılda dört kitap yayımladığım oldu. Bir haftada yazdığım kitabı da yayımladım. Fakat bütün samimiyetimle söylüyorum, başka seçeneğim yoktu.”

Yazma Sanatı kitabında, “Yazar olmak istiyorsanız, öncelikle yapmanız gereken iki şey var; çok okuyun ve çok yazın. Bildiğim, bu iki şeyden kaçınmanın, kestirmeden gitmenin imkânı yok.” diyen King, İngilizcede “prolific writer” (üretken yazar) olarak anılan tek isim değil. Edebiyat tarihi üretkenliğiyle tanınan yazarlarla dolu. Yüzlerce kitap kaleme almış kimi isimlere baktığımızda dünya edebiyatından şöyle şaşırtıcı bir liste çıkıyor: Balzac (90 kitap), John Creasey (564), Isaac Asimov (504), Edwy S. Brooks (800), Corín Tellado (400), Ursula Bloom (500), Barbara Cartland (700), Enid Blyton (600), Charles Hamilton (1200), Kathleen Lindsay (900), Paul Little (700), Lauran Paine (1000), Georges Simenon (500), Agatha Christie (91), Joyce Carol Oates (50). Listedeki yazarlardan çoğunun müstear isimlerle kaleme aldığı kitaplar da var.

‘Yazar kendi yazdıklarına âşık olmalı’

Peki, bir yazarın üretkenliğini niceliği esas alarak değerlendirmek doğru mu? Yazar elden geldiğince çok yayımlayıp seçimi okura mı bırakmalı yoksa mükemmeliyetçilik daha mı sağlıklı bir tutum?
Dünyanın en üretken yazarlarından Isaac Asimov daktilosuyla haftanın yedi günü, dakikada 90 kelime yazar ve bir an olsun tıkanmaktan şikayet etmezmiş. Yazar 72 yaşında hayata veda ettiğinde geride yayımlanmış 477 kitap bırakmıştı. Asimov’a göre üretken bir yazar olmanın elbette olumsuz yönleri de var. Böyle bir üretkenlik yazarı ailesinden ve sosyal çevresinden alıkoyuyor, daha içe kapanık hale getiriyor. Asimov bu yüzden ilk eşinden boşanmak zorunda kalmış. Kendi deyişiyle “üretken yazar kendi yazdıklarına âşık olmalı”. Joyce Carol Oates ise yakın zamanda konuyla ilgili bir soruya şöyle cevap vermişti: “Benim gibi yazarlar üretkenliklerini itibar ve ödül kazanmak için sürdürseydi, kitapları sıkça yayımlanmazdı.”

Türkiye’den ‘verimli’ yazarlar

Ülkemizden örneklere baktığımızda akla önce Ahmet Mithat Efendi geliyor. 200 kadar kitap kaleme alan Ahmet Mithat Efendi’yi her konudan “aynı gevşek eda” ile söz ettiği için eleştiren Cenab Şahabettin, yazarın öldükten sonra hemen unutulduğunu söyler: “Çünkü çok yazan değil, güzel yazan yaşar. Güzel fikir bir ıtır ise güzel üslûba her tarafı muhkem kapalı bir billûr şişe diyebiliriz. En parlak mefhum bile kusurlu bir ifade içine konulunca, açık kapta kalmış gülyağı gibi, uçmakta gecikmez.”

Ekmeğini yazarak kazanan ve 60’ın üstünde kitap kaleme alan Orhan Kemal de bu sınıfa dahil. Oğlu Işık Öğütçü’nün deyişiyle: “Dönemin ne kadar gazetesi varsa, Orhan Kemal’i oralarda görmek mümkün.” Orhan Kemal’in çok yazması konusunda yorum yapan Kemal Tahir ise şöyle diyor: “Orhan Kemal edebiyatımızda cevherini tamamen belirleyemedi. Geçim derdiyle çok yazmak, acele yazmak zorunda kaldı. Eserlerini hazırlamak için gerekli zamanı, yazdıkları üzerinde yeterince durmak fırsatını toplum olarak kendisine sağladığımızı söyleyemeyiz.” Üretkenlik denince Peyami Safa’dan da söz etmek gerekir. Yazarak geçinmek zorunda kalan Safa, genç yaşlardan başlayarak altmış üç yaşına kadar her gün birkaç çeşit yazı yazmayı sürdürmüştü.

‘Çok yazmak zorundayım’

Maddi zorluklar yüzünden çok yazdığını itiraf eden Aziz Nesin üretkenliğinin sebebini şöyle açıklıyor: “Çok yazmak zorundayım. Memura neden çok çalışıyorsun diye kızılır mı? Çok yazdığım için yazdıklarım değerinden kaybediyor diye tartışıyorlar. Değersiz buluyorlarsa yazsınlar. Zaten yazıyorlar. Ben aldırmam. Devlet zoruyla satmıyorum ya!” Nesin, başka bir yerdeyse çok yazanların düştüğü tehlikeden söz ediyor: “Hele çok yazan, sık yazmak zorundaki profesyonel yazarların romanlarında dil yanlışları doludur. Seyrek yazanlarda da var ya... Örneğin çok beğenilen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanları Türkçe yanlışlarıyla dolu.”
Her yıl kitap yayımlayan bir yazar olmadığını belirten Nezihe Meriç ise çok yazma konusunda kendi duruşunu dile getirir: “Yazmak benim yaşamamdır. Hırçın ve titizim bu konuda. Yaşamamda olduğu gibi. Kendimi, dili, insanları yakından izlerim. Yaşama coşkuyla katılırım. Yapım bu benim. İşime olan sevgim, işçiliğe olan tutkum beni aceleci olmaktan alıkoyar. Sabırlıyım ben.”
Enis Batur - Fazıl Hüsnü Dağlarca - Hilmi Yavuz

Türkiye’de çok yazma konusunda belki de en çok eleştirilen yazarların başında Enis Batur geliyor. 1996’da Cumhuriyet gazetesindeki bir söyleşisinde Batur konuya şöyle açıklık getirmişti: “Benim çok kitap yayımlamam, bunlara yayıncı bulmam gibi temalar geçip gider. Yazdıklarımın bir anlamı varsa, bir değeri varsa, onlar daha uzun ömürlü olabilir. Ben de bu varsayımdan hareketle, bildiğimi yapmaya devam ediyorum. Çok kitap yayımlayıp yayımlamadığımdan da emin değilim. (…) Öyle sanıyorum ki, başka şeylere ayırmak zorunda olduğum zamanı sadece yazdıklarıma ayıracak halim olsaydı, o kitapların hiç değilse bir kısmı ortaya çıkardı. Sanıyorum onları yayımlayacak insanlar da bulunabilirdi, onları okuyacak insanlar da. Eh, bu durumda da mesele kalmıyor diye düşünüyorum. Ama tabii, bütün bu kitaplardan sıkıntı duyanlar da olabileceğini kabul ediyorum.”

Batur’un, çok yazmasını eleştirenlere karşı net bir cevabı var: “Okumayabilirler. Çünkü okumak zorunlu bir şey değildir; bir keyif işidir, bir ilgi işidir. Bütün bunlardan, benim kendimden bağımsız olarak ya da bana yöneltilen eleştirilerden bağımsız olarak söylemek isteyeceğim bir tek şey var: Sonuç olarak, kitap yazmak ‘temiz bir iş’, kirli bir iş değil. Ona yönelik çok fazla negatif bir tavır geliştirmenin arkasında, çok temiz olmayan bir bakış açısı yer ediyor. Bundan sakınmak gerekir.”

Şair az mı yazmalı?

Edebiyat dünyasında az yazan şairin daha makbul sayıldığını söylemek yanlış olmaz. Bir nevi erdem olarak değerlendirilen bu tutumun gerçekliğini bir zemine oturtmak zor. Bir tarafta Nâzım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Abdülhak Hamid Tarhan, Edip Cansever, Sezai Karakoç, Behçet Necatigil, Cahit Zarifoğlu, İlhan Berk, Attilâ İlhan gibi görece çok yazan isimler; öteki tarafta Yahya Kemal, Asaf Halet Çelebi, Cahit Külebi, Cahit Sıtkı Tarancı gibi daha az yazan şairler var. Çok yazmakla eleştirilen Ümit Yaşar Oğuzcan, edebiyat dünyasında az yazan şairlerin kısırlık ve verimsizlikle, çok yazan şairlerinse şişirmecilik ve acelecilikle suçlandığını söyler.

Şairin çok yazması konusunda ‘biricik’ örnek kuşkusuz Fazıl Hüsnü Dağlarca’dır. Hem dünya edebiyatında hem de Türk edebiyatında bu kadar çok şiir kitabı yayımlayan başka şair olmadığını belirten Hilmi Yavuz, Dağlarca’nın Guinness Rekorlar Kitabı’nda yer alması gerektiğini söyler. Yavuz’un şu tespiti ilginç: “Ortada tuhaf bir paradoks var: Dağlarca, yüz’e yakın (belki de yüz’ü aşkın!) şiir kitabı yayımlamış olmasına rağmen, sadece (evet, sadece!) bir tek şiir kitabıyla, Çocuk ve Allah’la öne çıkıyor, o kitapla hatırlanıyor! Çocuk ve Allah, bu anlamda bir ‘kült-kitap’;- başka bir deyişle, ‘Dağlarca kültü’nün kitabı…”

Hilmi Yavuz aynı yazıda ‘çok yazar’ olmanın ‘çok satar’ olmakla ilişkisini de irdeler: “Kapitalizmin mantığı ‘değişimdeğeri’ (exchange value) üzerine inşa edilmiştir; -tıpkı prekapitalist üretim tarzlarının mantığının ‘kullanım-değeri’ (use value) üzerine inşa edilmiş olması gibi! Dolayısıyla ‘değişim değeri’ niceliklerin, ‘kullanım değeri’ de niteliklerin başat olması anlamına gelir: ‘çok yazar’ olmakla ‘çok satar’ olmak, niceliğin başat olduğu bir Dünya’nın içinden yazmak demek değil midir? Dağlarca bütün niteliklerini Çocuk ve Allah’ta tükettiğinin bilinçdışı bir dışavurumu olarak, çözümü şiir kitaplarının sayısını çoğaltıp niceliği öne çıkarmakta bulmuş olamaz mı?”

‘Aslında daha çok yazmak isterdim’

Edebiyatın şiir kanadında ömrünün sonuna doğru az veya fazla yazdığını itiraf eden isimler de mevcut. Cemal Süreya bunlardan biri: “Aslında daha çok yazmak isterdim. Ama ‘keşke daha az, ama daha nitelikli şeyler yazsaydım’ dediğim günler de oldu. Kısacası, bugüne dek bizden bu kadar çıktı.” Süreya şöyle devam ediyor: “Çok az yazmak kötüdür, çünkü örnek ortaya çıkmaz. Çok yazmak da formülü ele verir, şiirin nasıl yazıldığı ortaya çıkar. Formül ortaya çıktı mı da, şair yitmeye başlar.”

‘Çok yazan adamın her kitabı iyi olmaz’

Nurullah Ataç çok üretken olmaya karşı eleştirel bir tavır takınmıştır. “O kadar çok yazan adamın her kitabı iyi olamaz elbette.” diyen Ataç şöyle devam eder: “Dünyada belki en zor şey, kemiyete itibar etmemektir. Falan muharririn kıymetsizliğinden istediğimiz kadar emin olalım, karşımıza yirmi beş, otuz cilt kitap çıkarınca kendi hükmümüzden şüphe etmemek, bir nevi hürmet duymamak kabil olmuyor. İçimizden, ‘Bu adam bu kadar çalışmış, uğraşmış, büsbütün de kıymetsiz olmasına imkân var mı?’ diyoruz. Çalışmaya, gayret sarfına ehemmiyet vermemek insanoğlunun pek elinden gelmiyor.”

Ataç şöyle kışkırtıcı bir soru sorar “Fakat çok yazmak, çok eser çıkarmak daima çalışkanlık mı gösterir?” Yazarın cevabı şöyledir: “Bilakis, çoğu zaman tembelliğin ta kendisidir. Keyfiyet, tekasüf etmiş kemmiyettir denilir. Çok yazanların büyük bir kısmı tembel adamlardır: Sayfa doldurmak için akıllarına, daha doğrusu kalemlerinin ucuna her gelen mısraı yazıverir; sayfa dolunca da, ‘Çok şükür işimiz bitti’ diye sevinip keyiflerine bakarlar. Zihinleri mısraları veya cümleleri ile saatlerce, günlerce uğraşmamıştır. Mütemadiyen yazmaları da zaten bir nokta üzerinde durup uzun uzun düşünmek zahmetinden kurtulmak içindir.”

Tahsin Yücel ise “çok yazmak ille de kötü yazmayı içermez” der ve Maupassant örneğini verir: “Yazmaya ayırdığı zamanlarda, hatta kimi gezileri sırasında, ruhsal ve bedensel sağlığını tehlikeye atacak ölçüde yoğun ve kesintisiz çalışması bir yana, Maupassant kusursuz yazma tutkusunu yaşamın baş tutkusu durumuna getirmiştir.”

Yazanlar sınıfı ve yayınevleri

Çok üretken yazarları bu sürece iten nedenlerden biri de yayıncılar, zira yazarlarla kitap sözleşmeleri yapan ve henüz yazmadığı kitabına karşılık telifini ödeyen yayıncının yazarını yeni kitap için sıkıştırması yayın dünyasının gerçeklerinden. Bu süreçte yayıncısının masasına “Ne yazsam yayımlanıyor” düşüncesiyle kitabını bırakan yazarı editörün nasıl yönlendirdiği önem kazanır.
Edebiyat dünyasında çok ya da az yazmak konusunda belli önyargıların, hurafelerin olduğu kesin. Böyle bir tercihi ilk elde nitelikle veya niteliksizlikle ilişkilendirmek elbette yanlış olur. Yazarın sessizliği kadar fazla üretkenliğini de anlamlandırmak güç. Sonunda ortaya çıkan edebi üretime okur sahip çıkacak ve bir kitabın kalıcılığını zaman gösterecektir. Hüseyin Cöntürk’ün başta andığımız cümlesini yinelemekte fayda var: “Şüphesiz ki çok yazmak, mutlaka kötülüğün işareti değildir”.
Sonuçta üretkenlik de, tıpkı suskunluk gibi, yazarlığa dahil.

Kırk yedi yıldır, canım yana yana yazdım

SELİM İLERİ
Yazmak bence insanın içinden gelmeli. Sait Faik örneğini düşünüyorum: Üretken bir yazar, ama dokuz yıl tek satır yayımlamadığı da olmuş. Ben bütün yazdıklarımı çoğu kez bir program çerçevesinde yazmaya çalışıyorum. Bu demek değil ki programa birebir sadık kalabiliyorum. Hayır, sayfalarca yırtıp atıp yeniden başladığım olmuştur ve bundan hiç yüksünmem. Az yazınca ya da az yayımlayınca niye mükemmel olsun. 

Refik Halid çok yazmıştır, gelgelelim kendi romancılık anlayışı çerçevesinde hep mükemmeliyetçi davranmıştır. Bu az yazmak/çok yazmak, az yayımlamak/çok yayımlamak sorunu bizde galiba eski hastalık… Polisiye edebiyatın görkemli yazarı Agatha Christie çok yayımladı; bugün hâlâ çok sevilerek okunuyor eserleri. Eşsiz hikâyecimiz Sevim Burak çok az yayımladı, binlerce sayfasını gözlerden ırak tuttu; fakat hepimiz Sevim Burak’ı çok seviyoruz. Bu durumlar sorundaki karşıtlıkları bence eşitliyor. Okurun seçimine gelince, günümüzde galiba en tehlikelisi o: Nereye çekerseniz, hele işin içine kışkırtan tanıtımlar, ticari sunumlar da girmişse, okur kalabalığı ne yazık ki oralara sürükleniyor… Üretken miyim bilmem ama, kırk yedi yıldır canım yana yana yazı yazdım.


Yazmaya, hep yazmaya çalışıyorum

NAZAN BEKİROĞLU

Önce bir kavram olarak üretkenlik üzerinde anlaşmak lazım. Bizde eskiler çok ama değerli yazanlara “velûd” derlerdi. Üretkenlik sözcüğü velûd anlamında kullanılıyorsa bunun tartışılacak bir yanı yok. Ortada her biri ayrı ayrı ya da yazarı yapan bir bütünün parçaları olarak çok sayıda sanat eseri varsa, varsın olsun. Burada nicelik niteliği tehdit etmez. Ama bu kaç edibe nasip olur ki? Bizde Hamid böyledir. Çok yazmıştır. Üstelik yazdıklarının her biri edebiyat adına aynı değere sahip de değildir. En değerli mısralarla “Bunu da nasıl yazmış?” diyebileceğiniz mısralar bir arada bulunabilir onda. Ama Hamid her şeyiyle bir bütündür ve o her şeye rağmen büyüktür. Ahmet Mithat Efendi de çok yazanlar arasındadır. Ama onun yazdıkları nitelik itibariyle Hamid'in yazdıklarına benzemez. İkisi de bugüne kalmıştır ama kalış sebepleri farklıdır. Biri doğrudan edebiyatın ilgi alanındadır, diğerini anlamak isteyenler sosyoloji başta olmak üzere farklı disiplinlerin veri ve yöntemlerini de kullanmak zorundadır.
Diğer yandan üretkenlikten kasıt kalemin gevezeliği, seri üretim mantığı, piyasanın kuralları, kolaycılık, kısa yoldan şöhret hevesi vs. ise burada tedirgin olmamız doğaldır. Ben de tedirgin olurum. Burada nicelik niteliği tehdit eder çünkü. Kalemin ucuna her geleni yazmak ve onu öylece yayımlamak bir samimiyetsizlik içermez mi? Bu hem okuyucuya hem yazarın bizatihi kendisine haksızlık değil mi? Yazar, yazsın yazabildiği kadar. Buna itirazım yok. Ama ben her türlü sanatın bu dünyanın sınırları dışında kalan bir alanla ilişkili olduğuna inanırım. Bunun da fabrikasyon mantığının zorlamalarına ve o mantığın takvim hesabına uymayacağı açıktır.
Bana gelince. İlki 1997'de yayımlanmış kitaplarının sayısı 10'u biraz geçmiş biri kendini velûd anlamında üretken sayabilir mi? Bunun aritmetik kesinlikte bir cevabı olamaz kanımca. Ama şu gerçek: Yazmaya, hep yazmaya çalışıyorum. Yazarken ve okurken iyiyim çünkü. Başka da bir şey düşünmüyorum.

 

Olduğu gibi kabullenmek zorundayız

ŞAVKAR ALTINEL

W. H. Auden, “büyük şair” olmanın bir ölçüsünün de çok yazmak olduğunu söyler. Ben böyle düşünmüyorum, ama tersini –yani, az yazmanın edebi büyüklük gösterdiğini– de düşünmüyorum. Çok yazanlar da, az yazanlar da nitelikli yapıtlar çıkarabiliyor. Çoğu okur da bence zaten bunun farkında. Bu alanda bazı önyargılar var belki, ama bunlar çok yaygın ve güçlü önyargılar değil. Balzac'ı, Trollope'u veya Enis Batur'u çok yazdıkları için hor gören ya da Joyce hakkında “Yaza yaza üç tanecik roman yazabilmiş” diye düşünen pek kimse yok. Sorun şu ki az ya da çok yazmak kişinin iradesini kullanarak yapabileceği bir seçim değil, benliğinin derinliklerinden gelen bir özellik. Dünyanın Şavkar Altınel'den daha fazla haber almaya ihtiyacı olduğuna emin değilim, ama sözgelimi Yahya Kemal'in daha üretken olmuş olmasını elbette isterdim. Ne var ki, bunun için farklı biri olması gerekeceğinden yazacağı şiirler de Yahya Kemal şiirlerinden farklı olurdu. Bir yazara bağlıysak, daha çok (ya da az) yazmasını istemeden, üretkenlik düzeyini olduğu gibi kabullenmek zorundayız.


Ölçüt kesinlikle nitelik olmalı

REFİK ALGAN


Edebiyatta -ve diğer sanat dallarında da- üretkenliğin ölçütü kesinlikle nitelik olmalı. Yazar, edebiyatın öğelerinden, parametrelerinden ne anlıyor ve bunları nasıl ele alıp uyguluyor? Edebiyatın kendisine bir katkısı var mı, yeni bir şey söylüyor mu, yoksa bilinen fikirler, konular, yapılar ve kurgular içinde mi geziniyor?

Bilinenleri tekrarlamak, sayısı ne olursa olsun, tek bir çalışma anlamına gelmez mi? Böylesine yazarlar, eğer onlara yazar denilebilirse, sadece bir meta peşinde oluyorlar ki buna da üretkenlik ve yaratıcılık denemez. Kendi adıma üretken olmaya çalıştığımı söyleyebilirim, ama bunu ne kadar başarabildiğimi zamana ve tarafsız eleştirmenlere bırakmak isterim.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
6 Ekim 2015

Yorumlar