Türkiye’de otosansür yaygınlaştı


Edebiyat ödülleri eğlenceli bir tartışma konusudur. Fakat, ödüllerin etkisinin azaldığı, daha da ötesinde önemsenmediği zamanlarda olduğumuzu söylemek yanlış olmaz. Nobel edebiyat komitesinde yaşanılan cinsel istismar söylentileri, sonrasında ertelenen bu yılki ödül ve alternatif Nobel ödülü geçtiğimiz haftalarda gündemi epey meşgul etti. Edebiyat ödüllerini öyle çok da abartmamız gerektiğini Man Booker Ödülü’nün yeni açılan arşiviyle bir kez daha öğrenmiş olduk. 1976’da toplanan jüri, ödülü kime vereceğine karar vermede zorlanınca çözümü, yazı-tura atmakta bulmuş. Bir kurtarıcı işlevini gören bu eğlenceli oyun sonrasında ödül, David Storey’nin Saville (şimdilerde pek de konuşulmayan) adlı romanına verilir. Britanya ve dünya basınında ödüllerin saygınlığı tartışmasına büyük bir katkı sunan bu vaka daha da konuşulacak gibi. 

Britanya, edebiyat ödülleriyle bol bir ülke. Yaklaşık on yıldır İngiltere’nin başkenti Londra’da yaşayan Elif Şafak, ülkedeki pek çok ödülün edebiyat jürisinde yer alıyor. NewStatesman ile ortaklaşa verilen Goldsmiths Ödülü de bunlardan biri. Şafak, geçtiğimiz çarşamba akşamı, ödülün kısa adaylarının açıklanması öncesinde uzun bir konuşma gerçekleştirdi. Goldsmiths, University Of London’da romanın işlevi ve önemi üzerine konuşan Şafak, günümüzde yazar olmanın zorlukları, artan otoriteye ve popülizme karşı yazarın ve edebiyatın sorumlulukları ve kendi edebi serüveni üzerine de görüşlerini paylaştı. Konuşma Walter Benjamin, Susan Sontag, Doris Lessing, Arthur Koestler ve Antonio Gramsci gibi Şafak’ın kendine yakın bulduğu ve beslendiği yazar ve düşünürlerin etrafında ilerledi. Salonu dolduran kalabalık son dönemde Türkiye’de yaşanan gelişmelere karşı oldukça ilgiliydi, soruların pek çoğu bu alanda yoğunlaştı. Türkiye’de otosansürün yaygınlaştığını belirten yazar, bu utanç verici durum üzerine bile, maalesef konuşamadığımızı aktarıyor.  

Bize okutulan kitaplarda sıradan insanların hayatı yoktu

Şafak’ın kendi hikayesini tarihle ve kültürle harmanlama yeteneği var. Dinleyicilere, ülke ülke gezdikten sonra 1970’lerde döndüğü Türkiye’nin şiddetli politik hallerinden, anneannesinin evinde bulduğu büyülü ve bir o kadar şaşırtıcı dünyayı anlatırken, geçmişten ne kadar beslendiğini görmek mümkün.  Şafak, Türkiye’deki pek çok yazar ve sıradan vatandaş gibi resmi tarihle yüzleşmek isteyen ve buna kitaplarında yer veren bir yazar. Nobelli yazar İvo Andriç’in “Drina Köprüsü” kitabını okuyana kadar resmi tarihin gölgesinde, ona anlatılmaya çalışan belli bir perspektifin etrafında “Türkler büyük bir millettir. Nereye gittilerse oraya adalet ve medeniyet getirdiler” söylemleriyle yüzleştiğini aktarıyor: “Lise yıllarıma kadar belli bir perspektifte yazılan tarihi okudum. İmparatorluğun başka kültürlerdeki insanlar için ne anlama geldiğini hiç bilmedim. Bize okutulan kitaplarda bu insanların hayatı yoktu ya bir sultanın ya da bir şeyhülislamın veya baş vezirin hikayesi vardı. Andriç’in kitabı sıradan insanları ve İmparatorluğa tabi olmanın ne demek olduğunu öğretti.” Bu sorgulamanın ardından Şafak vurucu bir soru ile geliyor “Hikâyeyi ötekinin gözünden değerlendirmeyi düşündün mü? Bu soruyu tekrar tekrar kendimize sormamız gerekiyor, hangi ülkede doğduğumuz mühim değil.”

Yazarın en basit ve sıradan görevi, en temel ve zor soruları sormaktır

Şafak’ın değindiği konular Türkiye’yi senelerdir bir gölge gibi takip eden mevzular. Bu çıkmazdan geri dönmede yazarların rolü büyük: “Biz romancılar hikayelere, dilin ve kelimelerin gücüne inanıyoruz; fakat, sessizliklere de inandığımızı bilmek isterim. Toplumda konuşamadığımız politik, cinsel ve kültürel tabulara karşı neden konuşamadığımızı sorgulamaya, bu meseleleri başka bir bakış açısından değerlendirmeye ihtiyacımız var”. Yazar bu cümleleri kurarken, temkinli olduğunu dile getiriyor; zira, yazarın görevi “cevaplar bulmak, öğretmek ve daha da ötesinde öğüt vermek değil. Yazarın en basit ve sıradan görevi, en temel ve zor soruları sormaktır. Görüş ayrılıklarının duyulabildiği yepyeni bir sayfa açmaktır. Okurun görevi ise kendi cevaplarını bulmaktır”. Şafak’ın, yazarı vaaz veren bir konumdan uzak tutmaya çalışma çabası ve okurdan beklentileri bu anlamda değerli. 

Walter Benjamin’in hikâye anlatma sanatında sona ulaşıldığından söz eder, bunu hakikatin destansı yanı, bilgeliğin ölümüne bağlar. Şafak buradan yola çıkarak özellikle günümüzde büyük bir karşılığı olan şu sözleri dile getirdi konuşmasında “bilgi ve bilgelik arasındaki mesafe açılınca hikâye anlatma sanatı ölür. Bilgelik, bilgiyi alıp onu empati ve duygusal zekâ ile öğütmektir”. Bu bilgi çağında, hayatımıza dezenformasyonu da eklememiz gerektiğini aktaran Şafak, “Yanlış ve doğru bilgi ile kuşatıldığımız bu çağda yönümüzü nasıl bulacağız?” diye soruyor. 

Dezenformasyona karşı direnmemiz gerekiyor

Çağımızın en sinsi vakası dezenformasyon karşı direnmek zor elbette, özellikle medyada. Aşırı ideolojilerin “öteki” hakkında yanlış bilgi vermek için yarıştığı bir dönemde Şafak’ın deyişiyle “ötekini karaladığınızda daha az insan olarak gösterdiğiniz anda istediğiniz her şeyi kurabilirsiniz. Her çeşit ırkçılık, her çeşit kadın düşmanlığı ve her çeşit yabancı düşmanlığı…”. Yazar tespitlerini biraz da derinleştiriyor ve aşırı ideolojilerin, ‘öteki’ni insansızlaştırdığına değinen Şafak “benim için, romanın görevi insansızlaştırılan ‘öteki’nin yeniden insanlaştırılmasıdır” diyor. 

Peki bu insansızlaştırma nasıl işliyor? Şafak’ın ortaya çıkarmaya çalıştığı portre kulak kesilmeye değer, bu sinsi eylemin nereden geldiğini kestirmek zor değil, yazarın tespitiyle “bu sadece şeytanca düşünceli insanlara has bir şey olarak görülemez. Trajedilerden, iç savaştan, soykırımdan ve katliamdan kurtulanların yazdıklarını baktığınızda hepsi, sevginin ve iyiliğin tersinin, kin ve düşmanlık olmadığından bahsediyor. Sevginin ve iyiliğin tersi kayıtsızlıktır, aldırmamaktır.” Türkiye’deki pek çok bireyin an be an yaşadığı bu kötücül hâl maalesef hemen kolayca geçeceğe benzemiyor. Şafak, bu durumu kuşatıldığımız deformasyona bağlıyor zira bir zaman sonra bu gidiş kayıtsızlığa eviriliyor ve sonrasında yazarın deyişiyle “göçmenlerin sayısı sadece bir rakama, ‘öteki’ ise bir zümreye, hissedemediğimiz soyut bir şeye dönüşüyor.” Tam bu noktada edebiyat devreye giriyor. Kelimelerin ve hikâyenin gücü bu karanlıkları dağıtmaya belki de yeter. Yazarın buna karşı inancı büyük “Dezenformasyon karşısında hikâye anlatma sanatına ihtiyacımız var. Romanlar, hikayeler ve genel olarak edebiyat, o kayıtsızlık ve umursamama duvarına delikler açar ve belki de ötekiyle bağlantı kurmamıza yardımcı olur, çevreyi merkeze getirir, ümitle görünmezi görünür kılar ve sessizliklerin biraz daha duyulmasına neden olur.”

Tepedeki popülist demagoglar bu çatışmadan yararlanıyor 

Konuşmasına “nüansları yitiriyoruz” diye devam ediyor Şafak. Herhangi bir panel olduğunda her zaman lehte ve aleyhte konuşmacılara yer verip tarafların tartışmasını dinlediğimiz anların tekrardan ibaret olduğunu söylüyor “Bir yanım üçüncü, beşinci doksan dokuzuncu bir taraf var mı diye soruyor. Neden bu ikilikte, siyah-beyazda sıkışıp kalmak zorundayız? Özellikle medyada bu türden tartışmalar bir reyting aracına dönüştürülmüş durumda. Sürekli kutuplaşma… Hangi tarafta, bizden mi onlardan mı, olduğunu söyleme zorunluluğu var, maalesef bu yöne itildik. Toplumun nasıl kutuplaştığını Türkiye’de gördüm. Tepedeki popülist demagoglar bu çatışmadan yararlanıyor.” 

2000’lerin başlangıcının büyük bir iyimserlik, liberal düşüncenin zaferi, her ülkenin demokratik olduğu bir geleceğin umut verdiği zamanlardı diyor Şafak.  Bu iklimin değiştiğini belirten yazar “çok fazla öfkenin, endişenin ve acının ve korkunun olduğu bir dönemde” olduğumuzu söylüyor. Peki edebiyat da bu değişimden nasibini aldı mı? Yazarın yanıtı basit: evet, edebiyatta bu kargaşadan, gürültüden nasibini alıyor. Yazarın deyişiyle “Türkiye, Venezuela, Nijerya ve Pakistan gibi çalkantılı ülkelerden gelen yazarların apolitik olma gibi bir lüksü, ‘penceremin dışında ne olup bitiyor beni ilgilendirmez, ben kendi dünyamdayım deme şansı’ yok. Yazarın sorumluluğu ile ilintili bu duruma karşı, dünyanın dört bir yanından onlarca yazar karşılık veriyor, birbirlerine kenetleniyor ve bu ihtiyaca cevap vermeye çalışıyor.“ Şafak bunu bir ikilem olarak görüyor. Doris Lessing’in sözleriyle konuyu açmaya çalışan yazar, edebiyatın tanım gereği olaydan sonra analiz olduğunu dile getiriyor. Lessing’in tanımının ışığında Şafak şöyle devam ediyor “bunun için zamana ve hazmetmeye ihtiyaç var. Olaylar gelişir ve yazarlar bunun sonrasında yazıya koyulur. Evet, edebiyat bunu gerektirir; fakat, belki de o analizin olay yaşanırken yapılması gerektiği bu türden bir aciliyete ihtiyacımızın olduğu zamanlardayız.” 

Temel değerler için serbestçe konuşmalıyız

Şafak bunu söylerken, yazarın derin bir politikanın özellikle parti siyasetinin içine girmesi gerektiğini savunmuyor “Nerede bir eşitsizlik, güç ilişkisi varsa orada siyaset vardır. Bunu söylerken siyaseti en geniş tanımıyla ele alıyorum. Hiç birimizin susma gibi bir lüksü yok, temel değerler için serbestçe konuşmalıyız. Bu temel değerler ne olursa olsun, parti siyasetini ve kime oy verdiğinizi gözetmeden, bizim için önemli.” Politik ve gürültülü zamanlarda, her içerde hem de dışarıda sanatın sunduğu o eşsiz alana daha da ihtiyacımız olduğunu söylemek yanlış olmaz. Fakat Şafak’ın tespitine katılmamak elde değil, her cenahta yaşanan suskunluk bu tıkanmayı getirmiş dururumda.

Türkiye’de ve dışında yaşayan pek çok yazar bunu daha da dillendirirken, sonuç pek de tatmin edici değil. Şafak’ın bu kapıyı ısrarla çalmaya devam etmesi bu bağlamda önemli: “Sanatın bize o üzerine konuşulmayanların dile getirdiği bir alanı açmaya ihtiyacı var. Bir yolunu bulup, empatiyi bir sese, direnmeye dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun hikâye anlatıcılarını zor bir ortama davet ettiğinin, yazarlığın tabiat gereği içe dönük bir uğraş olduğunun farkındayım; fakat, bir şekilde yazarların halka açık alanlara çıkıp politik sorunlar üzerine konuşması gerekiyor. Bunu gerekirse hikâyelerimizde, yazılarımızda, söyleşilerimizde ve konuşmalarımızda bir şekilde dile getirmemiz, o sesi yükselmemiz lazım.”  

Popülizme ve otoriteye karşı temel değerlerimizi korumalıyız 

Arthur Koestler’a yakınlık duyduğunu dile getiren Şafak, yazarın artan otoriteye ve popülizme karşı toplumun bu hale nasıl geldiğini sorguladığını hatırlatırken, Türkiye’de şu anda yaşandığı gibi, bireylerin neler yaptığına bakmamız gerektiğini aktarıyor. Ülkede toplumun değişmeye başladığını hatırlatan Şafak, popülizme ve otoriteye karşı temel değerlerimizi korumaya ihtiyacımız var diyor: “Türkiye’de gazeteciler, yazarlar ve akademisyenler söyledikleriniz ve yazdıklarından dolayı başınızın belaya girmesi mümkün olduğunun farkında. Çok kolay ve hızlı bir şekilde vatan haini ilan edilebilirsiniz. Çelişkili bir biçimde Türkiye gibi ülkelerde insanlar sözcüklerin, hikâyelerin ve kitapların önemli olduğunu biliyor. Kitap, kişisel bir eşya değil, okursunuz ve eğer severseniz başkasına verirsiniz, böylece elden ele gezer. Özellikle ifade özgürlüğünün sınırlandığı ülkelerde kitaplar kurtulabiliyorsa bu okurun sayesindedir.” 

Ülkedeki politik bölünmüşlük kadınlar arasında da var

Şafak’ın konuşmasının ardından sıra sorulara geliyor. Salondakilerin merakı daha çok politik mevzular. Kadınların son dönemdeki gelişmelerden ve buhranlı dönemlerden nasıl etkilendiği sorusu salonda cevap arıyor.  Otoriter rejimin, köktendinciliğin ve milliyetçiliğin olduğu her yerde cinsiyet ayrımı ve homofobinin yükseldiğini aktaran Şafak “Türkiye çok karışık ve katmanlı bir ülke kiminle konuştuğunuz ve toplumun hangi kesimiyle muhatap olduğunuz oldukça önemli. Ataerkil ve cinsiyetçi bir anlayışın hâkim olmasına rağmen ülkede kadınların sessiz olduğunu söyleyemeyiz. İş dünyasında, medyada ve akademide çok güçlü Türk, Kürt, Ermeni, Alevi ve Yahudi kadınlar var ve seslerini duyuruyorlar. Kadınların varlığının en düşük ve görünmez olduğu alan ise siyaset. Bu nedenle karar vericilerin çoğunluğu erkeklerden oluşuyor. Özellikle şimdilerde bu ağırlık erkek-muhafazakâr bir çerçevede.“ 2016’da, tecavüzcünün mağdurla evlenmesi durumunda cezasının ertelenmesini öngören bir teklifin verilmesi örneğinden yola çıkarak, bu zihniyetin nasıl çalıştığının aktarmaya çalışan Şafak “Bu türden girişimler son bulmayacak, bu yüzden kadınların LGBT hareketi ile dayanışma içinde olması gerekiyor. Maalesef ülkedeki politik bölünmüşlük kadınlar arasında da var, kadınları ilgilendiren sorunlar için her kesimin birleşmesi lazım” diyor.

Türkiye’de gazeteci olmak çok zor bir uğraş

Türkiye’de yazar ve entelektüellerin suskunluğu sorusuna ise Şafak çeşitli nedenlere bağlıyor: “Türkiye’de gazeteci olmak çok zor bir uğraş. Medyanın büyük bir kısmı hükümete yakın kişilerin elinde ve herhangi bir konuşmanızda veya yazınızda size saldırabiliyorlar. Türkiye’nin dışında olmak bir nebze durumu değiştiriyor; fakat, orada olup biten ile bağlantıdasınız. Genel olarak, otosansür var. Bu utanç verici durum üzerine bile, maalesef konuşamıyoruz. Yukarıdan ve dışardan gelen sansürü anlayabilirsiniz fakat içeriden gelen kendi elinizde olan bu otosansürü nasıl okuyacaksınız?“ Bu yaygın sansür üzerine açıkça konuşmamız gerektiğini belirten Şafak devam ediyor “Yaşanılan sansür sadece politik meselelerde değil aynı zamanda cinsellik gibi alanlarda da var. Gelecek ters tepkinin, nefretin, alayın ve tehdidin kaygısıyla sesimizi kısıyoruz. Ülkede maalesef bu durum hâkim fakat aynı zamanda bir sürü gazeteci, yazar, aktivist ve akademisyen buna rağmen düşüncelerini esirgemiyor.” 

Otoriter rejimin verdiği zarar oldukça büyük

Yaklaşık 15 yıldır iktidarda olan AK Parti’nin farklı bir yöne kaydığını belirten yazar “Kuruluş amaçlarından geri döndüler daha çok içe dönük, totaliter bir alana kaydılar. Türkiye’de olan dünyanın herhangi bir yerinde olabilir. Fakat, ülkede ilk olarak en önemli şeyi kaybettik, medyanın özgürlüğünü ve bağımsızlığını. Medya şimdilerde Macaristan, Polonya ve Amerika’da olduğu gibi saldırıya uğruyor. İkinci olarak güçler ayrılığını ve hukuk kurallarını kaybettik ve bu düşüş çok hızlı oldu.” diyor. Türkiye’deki politik elitleri eleştiren yazar “eğer bir seçim sandığınız varsa ve her seçimde seçilirseniz istediğinizi yapabilirsiniz ve bunun adı demokrasidir. Bunun demokrasi olmadığını onlara hatırlatmak lazım, demokrasiyi bir seçim sandığına indirgeyemezsiniz böyle bir rejim bambaşka bir şey, buna çoğunlukçuluk denir. Çoğunluğu elde edebilirsiniz bu çoğunlukçuluktur ve buradan totaliter rejime geçmek çok şiddetli bir düşüştür” diye ekliyor. Demokrasinin hayatını idame ettirmesi için seçim sandığının yanı sıra hukuk kurallarına ve gücün ayrılmasına, bağımsız akademik bir camiaya, farklı medyaya, azınlık, kadın ve LGBT haklarına ihtiyacımız olduğunu belirten Şafak şöyle devam ediyor “Demokrasinin öğelerini yitirdik ve elimizde sadece seçim sandıkları kaldı. Türkiye’deki toplum Batı’dan göründüğünden daha karışık; fakat, otoriter rejimin verdiği zarar oldukça büyük.”

İnanç ve şüphenin birlikteliği hep ilgimi çekti

Şafak’a göre Türkiye’deki kutuplaşma din alanında da yaygın “Tasavvuf, Şems ve Mevlâna gibi konulara ilginiz varsa dindar olmanız beklenir yoksa bunlarla ne diye ilgilenirsiniz. Başka bir yolu yok bunun. İnanç üzerine dindar olmadan konuşulup konuşulmayacağı hep ilgimi çekti. Yeni alanlar açılabilir mi diye merak ettim. Havva’nın Üç Kızı romanında buna biraz değinmeye çalıştım. Bir ateistteki kesinlik ile bir dindardaki kesinliğin çatışması var. Bu ikisinin ortasında mütevazice durup kesinliklerden uzak, kendi duruşunu koruyanlar da mevcut. Bunlar insanoğlunun tereddüt ve inanç ile yaşaması gerektiğini biliyorlar.” diyor. İnanç ve şüphenin birlikteliğinin kendisini çektiğini aktaran yazar,  beni çeken “bir çeşit, bilgiyi irfana dönüştürecek, hikâye anlatmaya ihtiyacımız var. Yazarların susma ve kendi köşelerine çekilme gibi bir lüksü yok. Ne yazık ki, susmayı ve bizim gibi olanlarla kendi kültürel gettomuzda oturup kalkmayı tercih diyoruz. Demagogların yapmak istediği tam da bu, ancak bizim gibilerle birlikte olduğumuzda güvenli oluruz.” diye devam ediyor. Geçmişte kozmopolit bir yapıya sahip olan Türkiye’nin bu kimliğini yitirdiğini dile getiren Şafak “Bunu kaybederek çok şey yitirdik. Fakat, bizim gibi konuşmayanlarla da bağlantı kurmamız ve birbirinden farklı insanların bir araya gelip tartışması ve sorgulaması gerekiyor.” diyor.

Kitaplarımın çoğunda tarih ile yüzleşmeyi ihmal etmiyorum

Geçmişi hatırlama veya yıkma gibi bir misyonunuz olduğunu düşünüyor musunuz? Sorusuna ise şöyle cevap veriyor: “Hafıza sorumluluktur… Geçmişi takılıp kalma anlamında değil onu hatırlamak, anlamak ve mağdurların acısını paylaşmak açısından. Bu ancak bu hatırlama yaşandıktan sonra ileriye doğru yürüme şansımız olur. Hafızamız olmadan büyümek mümkün değil. Türkiye toplu bir hafıza kaybının yaşandığı bir ülke. Geçmişle bir bağlantımız yok yığınla kopukluklar var. O boşluk aşırı ideolojilerle doluyor. Bir tarafta modern olana tutulup tarihi unutan bir cenah öte tarafta bunu aşıp büyük bir İmparatorluğa gönül veren bir cenah… Bu ikisinin arasında bir yerde, geleceğe açılan bir hafıza yardımımıza koşar.” Baba ve Piç adlı romanımda bunu yapmaya çalıştığını aktaran yazar “Hatırlayıp, o acıyı ve özrü paylaştıktan sonra insanlar sizi affeder. Kitaplarımın çoğunda tarih ile yüzleşmeyi, o hatırda tutmayı ihmal etmemeye çalışıyorum, bunun bir romancının görevi olduğu kanaatindeyim” diyor. 



Batı’daki pek çok okurun merak ettiği konulardan biri de Elif Şafak’ın iki dilde yazıyor olması. Bu üretimde çevirmenlere çok şey borçlu olduğunu aktaran yazar “Çeviri de çok şey kaybolabiliyor; fakat, çok şey de elde ediyoruz. Hatta, kimi zaman bir romanın çevirisi orijinal dilinden çok daha iyi olabiliyor çünkü çevirmen çok iyi bir iş çıkarmış. Çevirmenlere çok büyük inancım var, maalesef verdikleri büyük emeğin karşılığını çok alamıyorlar.” diyor.

Elif Şafak’ın bu uzun konuşması, salonda pek çok dinleyiciyi koca bir sorular yumağının eşiğine götürdü. Bir yanda yazar olmanın sorumluluğu ve aynı zamanda yüzleşmenin ve hatırlamanın ağırlığı. Daha da ötesinde suskunların ve kendi köşesine çekilenlerin talihsiz hikayesi… 

Gecenin sonunda ise ödülün adayları açıklandı “Kudos” Rachel Cusk; “Murmur”, Will Eaves; “In Our Mad and Furious City” Guy Gunaratne; “The Cemetery in Barnes” Gabriel Josipovici; “Crudo” Olivia Laing; “The Long Take” Robin Robertson. Britanya ve İrlanda'da yayımlanan ve roman türünün sınırlarını zorlayan eserlere verilen bu ödülün sahibi 14 Kasım’da açıklanacak. Edebiyat ödüllerinin en güzel yanı, yeni yazarları okurlar buluşturmak ve biz okurlara düşen yine sözcüklere ve kitaplara sığınmak.

Yorumlar